Korku Ve Riya

Sait Başer, “Korku ve Riya”, Kültür Dünyası, Sayı:13, İstanbul, 1008, s.10-11.

 

Bazı akıl hastalarının karşılarına çıkan şekillere anormal manalar yükledikleri bilinir. Onlar zaman zaman bir gölgede, bir bulut kümesinde kendilerini yutmaya hazırlanan canavarlar vehmederler. Yahut bir mürekkep lekesinde akrepler çiyanlar görür, panik halinde tedbir aramaya koyulurlar. Bu tutumlarıyla da gayet sıradan, tabii oluşları kendilerine düşman edinir, hayatlarını karartırlar. Hatta buluttan gelecek yağmurun besleyeceği mahsulü göz ardı ederek, faydalı olabilecek değeri de anlamaz, dertlerine deva olacak imkân ve fırsatları tehlike vehmiyle boğup harcarlar.
Böylece hayatın ana rotası gözden ırak kalır ve o insancıklar kapıldıkları halüsinasyon anaforunda muhayyel, azap dolu bir dünyada yaşamaya kendilerini mahkum ve mecbur hissederler.
Ülkemizde devlete hakim olan psikoloji galiba budur. Maalesef kendisine yardımcı olabilecek istidatlara da aynı hâlet-i rûhiyeyi görmek istemektedir.
Osmanlılar’ın son döneminde haberleşme, eğitim, adliye, idâre vs alanlarda yapılmakta olan reformlarla, tabii bir süreç halinde gelişen dünyaya ayak uydurma gayreti, milli yapıya saygı ölçüleri içinde gelişmekteydi. Reformlar, Namık Kemal, Cevdet Paşa, Said Halim Paşa, Rıza Tevfik, Baha Tevfik, Filibeli Ahmet Hilmi, Muallim Naci, Şemseddin Sâmi, Ömer Seyfettin, Abduh, Cemâlettin Efgânî…gibi her renk ve tonda düşüncenin temsilcisiyle tenkit ve takviye yoluyla beslenmekteydi. Bu coğrafyada oluşan medeniyet, böylece bünyesine uygun yeni düşünce formlarına ulaşma cehdindeydi.
Elbette ki, medeniyetlerin büyük dönemeçlerinde her şey süt liman gelişmez. Daima suikast ihtimali bulunur. Fakat mutlakiyetçi bir rejimin fikre karşı toleransını ne yazık ki XX. Yüzyıl demokrat Türkiye’si gösterememiştir. Kayda değer mütefekkirlerinin hepsi cezaevi tecrübesi yaşamıştır. Nazım Hikmet, Said-i Nursi, Osman Yüksel, Kemal Tahir, Necip Fazıl, Nihal Atsız…işte son örnek Paradigmanın İflası’nın yazarı!
Suç kalıpları hazırdır. Sosyal devletten bahsetmek, insan hakları, tam demokrasi tezlerini işlemek komünistliktir. İşin fenası bu görüşü dile getirenlerin muhalif cenahta da aynı şekilde görülmeleridir. Sanki demokrasi, insan hakları, fikir özgürlüğü, tam bağımsızlık bunlara lazım değilmiş gibi. Keza diğer yanda binlerce senelik Töre’den beri süre gelen varlığın birliği anlayışına dayalı Tasavvuf’un hayata dönük yüzü hakkında yorum yapmak “Tarikatçılık”, hukukta milli kökler etrafında düşünerek toplumu düzenle barıştırma gayreti “Şeriatçılık”tır. Yani öcüdür. Medeniyetimizi kuran büyük geleneğin tefekkür ustası râsih imamlardan harekete geçmekse “Mezhepçilik” veya “İrtica”dır. Düzenin bu görüşü, yine muhalif cephede, sanki hiç sosyal yönü bulunmayan yönelişlermiş gibi algılanmış ve sol cephe tarafından lanetlenmiştir. Yani düzenin oluşturduğu suç kalıpları, sosyal gruplar, etnik ve dinî cemaatler indinde de birbirinin negatifi halinde vücut bulmuştur. Sol sağa, sağ sola yapıştıracağı yaftaları hazır etmiş beklemektedir. Aynı hal daha alt birimlerde de mevcuttur. Yani düşünmek can bahasıdır. Kala kala Yaşar Kemal kabalık ve sığlığını toplumun medar-ı iftiharı diye görerek niyaz haline geçmişizdir. Namık Kemal, Cevdet Paşa, Yahya Kemal gibi son devir Osmanlı aydınları ayarında kafalar yetiştiremiyoruz. Bu hal, milletin istidatlı evlatlar yetiştiremediği anlamına gelmiyor. Çürüttüğü anlamına geliyor. Düşünce ufukları Çin Seddi’ni aratır duvarlarla örülmüş bir kültür hayatından başka ne beklenebilir ki? Bu şartlarda ancak büyük riyakârlar yetişir…
Düzen öyle bir kültür siyâseti takip etmektedir ki, kendisini reddedeni, yine kendi tarif ettiği bir başka yanlışın mensubu saymaktadır. Dost da düşman da tarif edilmiştir. Manevralardaki kırmızı ve mavi kuvvetler gibi… Üçüncü şık yoktur. Bir diğer çözüme yanaşmamaktadır. “Ya bendensin, ya da benim tarif ettiğim şu şu şu vasıflardaki düşmanımsın” dayatmasında bulunmaktadır. Bu kolay düşmanla baş etmek üzere de techizatlanmıştır.
“Hâkimiyet ya ilâhî karakterlidir veya demokratik otoritedir” tarifi, bunlardan biridir.
İlâhî karakterli hâkimiyet! Kime göre? Hangi kafanın yorumu, ilâhî hâkimiyet karakterli anlayış sayılacaktır? Böyle bir şey reel değildir. Özele inersek, bir İslâm devleti modeli yoktur.
Demokratik otorite ve laik devlet! Gerçekten demokratik bir otorite olduğunu hangi dünya düşünürü ispatladı? “Din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak” !.. Bir insan, bir yönetici inandığı doğruları, günahları, sevapları, haram ve helalleri, din ve dünyayı birbirinden nasıl ayırt edebilir? Elbette “din adamı”yla “devlet adamı”nı ayırt edilebilir; ama din ve dünya ayrımı mümkün değildir. Dini dünyadan soyutlarsanız o zaman dinin fonksiyonu nedir? Laikliğin özünde de zaten din adamıyla devlet adamını ayırt etme fikri yatar. Din adamı kavramı olmayan İslâmiyet’te, vicdan hürriyeti dinin bir rüknüdür. Gerçekte, Türkiye şartlarında laiklik bir sosyal büyü, kocaman bir “hayal kavram”dır. Tabii dürüstçe bakılırsa bu böyledir ama yöneticilere sonsuz bir keyfîlik bahşettiğinden tartışılamaz bile.
Bizim geleneğimizde insan Allah’ın halifesidir. Onun bütün sıfatlarını kullanmakla yetkilidir. Derdinin dermanını kendisinde bulabilir. O halde çareyi kendimizde, bize bu gücü bahşeden geleneğimize analitik bakmakta aramalıyız. Nakilcilik veya düzenin toplumu bölüp birbirine kışkırtmaktan başka hiçbir işe yaramayan hazır dost ve düşman kalıplarında değil!…Yasaklarla sınırlandırılmış düşünce zeminlerinde; her şeye rağmen çırpınan çilekeş ve zavallı aydınların önü açılmalı ve bu riya devri kapanmalıdır artık.
“Bu iş yanlış oldu” demiş Yahya Kemal. “Ben devleti yönetmeliydim, İsmet Paşa şiir yazmalıydı.”
-“Neden Üstad?” demişler.
-“Hiç olmazsa o zaman sadece şiir mahvolurdu” cevabını vermiş.
Üzerinde sadece Yahya Kemal’in büyük tesiri bulunduğu söylenen Ahmet Hamdi Tanpınar, o çilekeş aydınlarımızdandır. Huzur, Yaşadığım Gibi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Mahur Beste gibi hatıra ve romanların; Bursa’da Zaman gibi abidevî şiirlerin sahibi olan bir büyük kıymetimizdir. Fakat yukarıdan beri anlata geldiğimiz sıkıntıların da adamıdır. Ne devletine ne halkına yaranabilmiştir. Ömrünün son günlerinde yazdığı hatıra defterinin son satırlarını şöylece bağlıyor:
“Ben maruz ve müşâhidim. Sempatilerim var. Şüphesiz İsmet Paşa’yı seviyorum, hem çok seviyorum ve beğeniyorum. Bunun dışında inkılapların taraftarıyım ve dil meselesindeki ifratlar hariç, geriye dönmek, bir adım bile istemem. Feda edemiyeceğim bir takım şeyler var: Sağlara karşı hiç olmazsa inkılapların bugünkü statüsü, Sollara karşı Türk milletinin istiklâli ve tarihî hakkı. İmkân bulsam, yaşım müsait olsa ve bir organ sahibi olsam müdafaa edeceğim tek fikir: Kalkınma ve plan. İnkılapçılardan ayrılıklarım: Allah’a inanıyorum. Fakat tam Müslüman mıyım, bilmem. Fakat anamın babamın dininde ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu unutmuyorum ve Müslüman kalmasını istiyorum. Garplıyım. Hristiyanlığın daha zengin miraslarla ve daha derinden işlendiğine eminim. Burada kendi kendimle âşikâr şekilde tezattayım. Süleymâniye’den başka garpla ölçüşecek bir iki mûsıkî eserinden başka bir şey tanımıyorum.”
Bir yandan devletin “düşman” saydığı cenaha düşmek korkusu, bir yandan toplumun yaşadığı medeniyet krizine çözüm üretmek zaruretine karşı örnek bir aydınımızın paradoksudur bu hal. Sonuç, refahına veya “evlâd ü iyâline” yenik düşenler, kendilerine verilen ideolojik kalıpları aşamayanlar ve kasıtlara karşı her şeye rağmen çırpınanlar …
Evet, bu “korku ve riya dönemi” kapanmalıdır artık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s