Oryantalizmin Üç Kuşağı

1016238_410873325696157_716645459_n

“Orientalisme”, bizim telaffuzumuzla oryantalizm, önceki kuşakların şarkiyatçılık dedikleri bir araştırma alanı, kendine has gaye ve yöntemleri olan bir “sosyal bilim!” İnter disipliner karakteriyle burnunu sokmadığı sosyal saha kalmamış olan kancık bir “bilim siyaseti!”. Daha adının tespiti aşikar kılmaktadır ki, bu faaliyet “Doğu”ya “Batı”dan yönelen bir bakışı niteliyor.

“Doğu”, binlerce yıldan beri insanlık, hikmet ve medeniyetin kaynağı olagelmenin engin kendine güveni içinde, çok uzun süre “it ürür kervan yürür” rehavetinden olsa gerek, Batı’nın bu münafık bilimsicilerine cevap yetiştirmeye tenezzül etmedi. Nasıl önemsesindi ki! Londra’ya göre “Uzak Doğu” adlandırmasındaki küçümsemenin zıddı, bir zamanlar “Batı” kavramını “vahşiler diyarı” diye anlamlandıran Taoculuk’ta vardı. Çile, “Batı’ya yolculuk” demekti. Vahşi, menfaatçi ve bencil Batı, madde bağlamı dışında bir zenginliğe belki de hiçbir zaman aşina olmamıştı. Dilimizdeki “mal bulmuş magribî” deyiminin dile getirdiği ruh sefaleti, “mal” dışında değer tanımayan, onu elde etme adına “etnik temizlik (!)”, “soykırım”, “Jenosid” gibi kavramların gerisindeki aşağılık ahlâkını meşrulaştırabilen bir kitleyle asırlardır mücadele eden bir milletin tecrübesini vasf eyliyor. Halbuki Doğu, dibi belirsiz zamanlardan beri ulaştığı hikemî geleneği çerçevesinde, kaderin bir cilvesi olarak maddeye bağlanan ilâhî özünü, bir ucu ezel öteki ebede açılan iki sonsuzun arasında bilmiş ve maddi temayüllerden uzaklaşmayı bütün okullarında ana düstur haline getirmişti. Varlık, görünen ve görünmeyen cepheleriyle uzvi bir bütünlük taşımaktaydı, bir Tevhid ifade ediyordu. Doğulu, her varlık gibi hemcinslerinin müşküllerine de, Batı’nın “almak” esaslı fıtratının aksine, daimâ “vermek” ilkesi ışığında yaklaşmaktaydı. Hayat ve dünya görüşünden en ufak bir şüphesi yoktu. Onun yeryüzündeki varlığı fizik ötesi sebeplere dayalı idi ve hayatı bir “kendini bilme” imkanı olarak görüyordu.

Burada sözün yolu ikiye ayrılıyor: Birincisi şahsî anlamda “kendini bilmek” düsturunun “Kavram olarak Batı’ya yolculuğu”, ikincisi ise toplumsal kurumlaşma adına Doğu’nun eriştiği “devlet” kavramının işlevi…Bunlardan ilki Sokrates’te tekrarlanmış görünmekle beraber, fevkalade ciddî bir anlam sapmasına uğrayarak, hikmetin içinde olmaktan çıkarılıp Sophos’tan filosophos’a yani hikmet sevgisine indirilmiştir. Devlet kavramı ise bütün insanlığa hikmet tahtında hizmete memur bir yapıdan Batı’daki ejderhâ (Leviethan) “malikâne” anlayışına düşürülmüştür.

Batı, “Batı’ya yolculuk”lar sonunda Doğu’nun diğergâm ve birlikçilikten türeyen bütün değerlerini içselleştirirken her birini bencil, yek diğerine yabancılaşmış, ötekileştirilmiş yapılara dönüştürmüştür. Her bir değer birer “mal edinme imkânı” olabildiği ölçüde muteber sayılmıştır. Farkları birleme, “öteki”ne karşı bir akrabalık ve sorumluluk getirmektedir. Halbuki kaos, bencillik ve yabancılama tutumları, karşısına geleni nesnelleştirmektedir. Asırlarca toprakla beraber alınıp satılan servage’ın pozisyonu gereğinden güçlü bir örnek sayılmalıdır.

Ne yazık ki, Batı’nın bu en çilekeş sınıfının içinden çıkan burjuvazi, kendi geçmişindeki ıztırapları maziye terkedip gömmek ve gücünü insanlığın hayrına kullanmak yerine, daha astronomik ve kurumsal hale getirdiği nesneleştirme, ötekileştirme yöntemleri geliştirerek insanlığın tamamını ateşe atmakta tereddüt göstermedi. Güç ve madde önünde secde eden Batılı, hikmet, felsefe ve bilimi de bu süflî yönelişine kurban etmiştir. İtirazı olanlar dertlerini önce Guenon, Feyarabend, Kuhn, Boudrillard gibi Batılılara anlatsınlar… Batı’nın “devlet”i de aynı maksadın gerçekleştirilmesine tahsis olunmuştur. Batı’nın insânî özü kaale almayan ezelî hastalığıdır ki hayatı tamamen kendi biyolojik haz ve refahına hizmet ettirmeye koşmuştur. İşte Oryantalizm, bu hasta kıtanın ürünüdür. Sömürgecilik, tarihin hiçbir devrinde, Batı’nın hayasızca meşrû saydığı kadar normal, bu yolda gayet profesyonelce kıyıcı olmamıştır. Diş geçirebildiği, dünyanın bütün mazlum toplumlarının malını, kanını, canını sarf etmeyi hak bellemiştir. Kendi kendini dahi sınıflar arasında nesnelleştirenlerin, birliği bile bile örten bu alemin birlikçi medeniyetlere “öteki”liği izafe etmekten de geri durmayışları tarihî bir vakıa olarak ortada duruyor. Çin’e dönük Afyon savaşları, Avustralya’yı insan çiftliği olarak kullanmak ve Oborjinler’in vahşi hayvan niyetine avlanması, Hindistan’ın başına gelenler, Orta Asya’daki sömürü ve zulüm, bütün Afrika’nın köleleştirilmek istenmesi, İnka, Aztek ve Mayalar’ın, bütün Kuzey Amerika’da yaşayan Kızılderililer’in imhası gibi daha nice zerre vicdan taşıyan insanı utançtan yere batıran kıtal, hırsızlık, bencillik gibi suç ve ayıplar hayasız Batı’nın boynunda asılı duruyor.

Bugün bu karakter değişmiş midir? Asla! Sadece yöntemler daha komplike, işlek ve profesyonel hale gelmiştir o kadar!.. Doğu kaynaklı insânî değerlerin doğruluğu su götürmemektedir. O halde iğrenç emellerine bu değerleri kalkan yaparak ulaşmak; hem suçlu hem güçlü sırıtkanlığıyla mazlumu zâlim ilan edecek mekanizmaların kurulması ve o yoldan sömürüye devam etmek bugünkü Batı’nın temel siyâseti halini almıştır.

Bu noktada Oryantalizm’e yeniden bakacak olursak ne görürüz?

Tamamen tartışmaya açık şahsî görüşümüz şudur: Bu habis faaliyet zaman içinde evrilmiştir. İlk örneklerdeki istihbârî ve bozguncu tavır önce daha sûret-i haktan görünüşlü bir bilimsellik kisvesine bürünmüş, sonra da ilgili alanlarda yerli ve yandaş elitler yetiştirerek pis işlerini onların taşeronluğuna havale etmiştir. Kendisi ise “objektif” bir yargıç edasıyla üst perdeden seyreder, bir yandan “İnsan Hakları” ve “Demokrasi” nutukları savururken öte tarafta da mahsulünü toplar olmuştur.

Yani bu oyun üç perdedir. Oryantalizm’in üç kuşağı vardır. Birinci kuşak fiilen sömürgeciliğin keşif kolu olan kuşaktır. Bunlar maksatlarını gizlemeden, ilgili sömürgeci devlete mehaz toplayan resmî görevlilerdi. Gayeleri Çin’de, Orta-Asya ülkelerinde, Afrika’da ilgili toplumların güçlü ve zayıf taraflarını belirlemek, ulaştıkları bilgileri hükümetlerine rapor etmekti. Oryantalistler hükümetlerine rapor vermeye hep devam ettiler. Ancak zamanla sömürünün bir defalık veya kısa süreli tipleri “efendi!”lere öyle tatlı geldi ki, bu durumu sürekli hale getirmenin çareleri arandı.

İkinci kuşak oryantalizmin sömürüyü kurumlaştırma kastına bina edildiğini görüyoruz. Bunun için:
1- İlgili alanların, toplumların rejimlerini bu maksatla yeniden ele aldıklarını,
2- Eğitim sistemlerini tekrar tasarladıklarını
3- Hukuk sistemlerini yeniden tasarladıklarını,
4- Ekonomik yapıyı yeniden tasarladıklarını,
5- Bir yandaş elit yarattıklarını,
6- Kamuoyuna hükmetmek istediklerini,
7- İlgili ülkelerin direnme potansiyeli taşıyan kurum ve geleneklerini etkisizleştirdiklerini,
8- Yerli ve millî sözcüleri alaya alınır hale soktuklarını… görüyoruz.

Bu maddeler tabiatıyle arttırılabilir…

Üçüncü kuşak oryantalizmle beraber, ikinci merhalede elde edilen imkanlarla yeni bir strateji oluşturulmuştur. Buna göre;

1- Yönetimde kim olursa olsun konjonktüre Batı güçleri yön verdiği için sistem genel olarak Batı lehine çalışmaktadır. Kaldı ki demokrasi tezi ile kamufle edilmiş, “sivil toplum örgütleri” paravanı arkasına saklanmış bir gizli yönlendirme ve istenen tipte yöneticileri “komuoyu!” sayesinde öne çıkarmak mümkün hale gelmiştir. Sömürülen ülkeler yönetimleri esas itibariyle artık direncin merkezi olmaktan çıkarılmış, aksine sömürüye direnişle mücadelenin merkezi haline dönüştürülmüştür. Sömürüye muhatap olan ülkelerdeki isyan hareketlerinin hemen daima kendi hükümetleri ve polisiyle çatışmasının bir anlamı yok mudur?

2- Alternatif iktidar adaylarının program ve ideolojileri Batı’da kurulmuşlardır. En antiemperyalist görünümlü ideolojiler bile artık Batı’nın hizmetine girmiştir. Dolayısıyla her yol Roma’ya çıkar hale gelmiştir. Katı ulusçu ideolojiler dahi modernizme yenik, aşağılık duygusuna mağlup kadrolarca yürütülmektedir. Milliyetçilik, Sosyalizm, Dinî ideolojiler … neredeyse istisnasız Batı’ya, onun iğrenç emellerine hizmet eden, ülkeleri Batı sömürü ve kültürüne açan mekanizmalara dönüşmüştür.

3- Toplumun gücü rejimi korumak, rejim ise Batı’nın çıkarlarına bekçilik yapmakla vazifeli olmuştur.

4- Eğitim modelleri sayesinde yerli kültürler birkaç nesil içinde nisyana sürüklenmektedir. Millî diller birer birer çökertilmektedir.

5- Oryantalizmin yabancılarca yürütülen unutturma, saptırma, muhdes tarih ve kültür tezleri üretmelerine artık gerek yoktur. Bu iş yerli (!) ve milî (!) kadrolar eliyle daha etkili ve ucuz hatta bedava bir şekilde yapılabilmektedir.

6- Sömürülen halklar kendi kültür ve mukaddeslerini artık efendilerinden öğrenmeyi bizzat talep eder hale gelmişlerdir. Türkiye’de bile bazı “yerli”, “milli” kuruluşlar Hz. Muhammed’in “Doğum Günü!” (Mevlid değil!) kutlamasını Batılı Hristiyan bilginleri çağırarak yaptırmaktadırlar.

7- Bir yerli hukuk ihtiyacı duyacak gelenekli toplum kalmadığından uluslararasılaşan Batı hukuku evrensel nitelik kazanmış, fakat bu hukukun gerçekten uygulanmasına dönük bir yaptırım da konmamış, mafyatik ve cezalandırma hukuku esaslı bir “suçlu toplum” kabulü öne çıkarılmıştır.

8- Ekonomi sömürünün kalbinin vurduğu yerdir. Ekonomilerin kalbi ise “Borsa”larda atmakta ve modern teknolojinin de yardımıyla saniyelerle hesaplanabilen sürelerde ilgili ülkenin kasası boşaltılabilmektedir.

9- Yandaş elit ve basın ise her soygundan sonra suçu halkın ihtirasına yüklemekte ve pişkin pişkin “bilinçlenmenin önemi”nden bahsetmektedir!..

10- Basın tamamen angajedir. Öncü kanaat önderleri efendilerine sadakatleri sayesinde müreffehtirler. Her ne kadar az okunsalar da bunun önemi yoktur. Etkileri ve meşruiyet aracı olarak yaptıkları görevin karşılığını almaktadırlar.

11- Artık örtülü idareden de vazgeçildiğini ve medyaya yabancıların girmesinin gerektiğini konuşuyoruz.

12- Hala direnenler ise muhatap oldukları kuşatma güçlerince adına uğraştıkları toplumları nezdinde “imhası gereken mürteciler” sıfatıyla damgalanmaktadırlar.

Bu maddeleri çok daha büyük sayılara ulaştırmak mümkün. Ancak biz bunca ayan beyan malum bir alana daha “soğuk kanlı!” ve “tarafsızca!” yaklaşamaz mıydık!? Pekala “demokrasinin vatanı”, “insan haklarının kalbinin attığı insanlık kâbesi!”, “bilim, felsefe ve teknolojinin kaynağı!” bir Batı tasviri ortaya koyar, “Ama şu şu küçük zaafları da olmasa iyi olurdu ya!”… neyse bu kadarcık kadı kızında…” da diyebilirdik. “Doğulu insanın duygusallığı!…” ile davranmaz, bu muhteşem “medeniyet(!)”in hakkını verebilirdik.

Daha söz çok… Bir dokun bin aah işit kase-i fağfurdan!… Bu konuda “soğuk” kanlı olmak pek güç!…

Sait Başer

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s