İlâhî Kös

1005429_403101213140035_718211120_n

* Kubbealtı Akademi Mec., Sayı 1, Ocak1991.

Hz. Ali Buyuruyor ki;”Allâh’a giden yollar nefesler kadardır.” Allah bir hâkikat anlayışını ifâde ediyor. Burada nefesler kadardır denirken, hem insanların fert fert birbirlerine göre farklı idraklerini hem de insanın kendi hayâtı içinde sürekli değişen idrâk seviyesini anlamak mümkündür.

Aynı devir içersindeki insanlar için söz konusu edilebilecek olan böyle bir tasnif, değişen devir ve zamanlarla kucaklaması güç bir çeşitlilik arz eder.

Hayatta her şeyi izâfî addeden görüş, belki de haklıdır. Ama mutlak izâfiyetin bulunması insanoğlunun hakikat arayışına engel olmamıştır. Hakîkat arayışı bir bakıma yaşadığımız hayâtı bütün hikmetleriyle kavramak gayretinin başka bir adı sayılmaz mı?

Kur’ân-ı Kêrim’de “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” denir. Hz. Mevlanâ: “Can haberdâr oluştur, bildiklerimiz kadar can kazanırız, canımız büyür” diyor. Basma kalıp sözlere dönüştürüldüğü için îtibardan düşmüş sanılan “Vahdet-i Vücûd” telâkkîsi, bütün eski ilimlerin sistemleri gibi, Hz. Ali’nin, “her nefes yeniden idrâk edilmesi” işâreti dolayısıyla bugüne mahsus uslûplarına kavuşmadıkları için öyle görünüyor olmalıdırlar.

Çünkü hayat harekettir. Hakîkat dediğimiz hikmetli nokta da, bu hareket içersinde yeni ifadelerle söylenmelidir. Hakîkat değişmez belki; fakat terkip sürekli dağılmakta ve yeni unsurlarla toplanmaktadır. Dolayısıyla her devrin insanı kendisinin ve zamânın hakîkatini yakalamakla mükelleftir desek, acabâ hatâ mı ederiz? “Bugün yeni bir gündür ve yeni bir söz söylenmelidir” buyuran Mevlânâ’yı nasıl hatırlamazsınız!

Aynı dünyânın toprakları üzerinde vücut bulan ve aynı havayı teneffüs eden canlılar âleminin her bir ferdini, diğer canlılardan apayrı bir varlık addetmek, çocukluktur. Bütün varlıklar arasında, canlı veyâ cansız bir fikir ve hukuk ilişkisi kuran bizlerin, mevzu mânâ birliğine gelince, her nedense idrâkimiz kilitlenir.

Yani varlığın birliği, canlı ve cansız her bir unsurun yek diğerini tamamlaya tamamlaya mükemmel bir bütüne doğru gittiği, bugün, her devirden daha açık değil mi? O “birlik” olmasa idi, Brezilya ormanları kesildikçe, ozon tabakası delindikce, Çernobil’de nükleer bir kazâ olunca, İzmit Körfezi kirlenince, Irak’ın siyâsî bir davranışı ortaya çıkınca bütün dünyâ insanlığı neden huzursuz olsun? Aynı bütünlük saadet noktasında da yok mu sanırız?

Bu tabiî yapı, iktisat sistemlerine aksettiği için, bütünlük isteyen ortak bir dünyâ ekonomisi meydana gelmiş ve bütünlük insanlığı, herhangi bir borsa sarsıntısı ilgilendirir olmuştur.

* * *

Dilimize Arapçadan geçen “Ahlâk” kelimesinin kökü, yaratıcı mânâsındaki “Hâlık” kelimesiyle aynıdır. Arapçanın bir özelliği olan aynı sülâsîden türemiştir. “Mahlûk” ve “hilkât” kelimeleri de öyle. Günlük basit düşünüşümüzle “Yoktan var etmek” diye anladığımız “Yaratma” fiili, mürekkep dînî inanışlar içinde düşünmesek bile, eğer yoktan var etmek gibi anlaşılacak olursa bizi derin bir yanılgıya götürür. Çünkü, varlık âleminden evvel yaratıcıyı düşünmek aslında çok zordur. Zîrâ “varlıktan evvel” sözü bile mânâsızdır “Evvel” kelimesiyle ifâde edilen de bir zaman türüdür. Oysa zaman, maddenin hareketinden doğan izafî bir kavram! Yâni maddenin ve varlığın olmadığı bir hâlde zamanın evvel ile ifâde edileni bile bulunmaz. Madde ve zamandan mücerred bir yaratıcı ancak bir “fikir”, bir “mefhum” olarak kavranabilir.

Bir mefhum olan yaratıcının karşısında, adı “yok” dâhî olsa ikinci bir mefhum tasavvur etmek, üstelik kendisinden varlığın zuhûr ettirildiği bir yokluk düşünmek, aslında en ilkel dinlerde bile şirk olur. Kendini bilen kimseler yukarıdaki şirke düşmemek için yaratılmışlar âlemiyle yaratıcıyı, varlıkla yokluğu bir birinden ayrı düşünmezler. Bu birbirinden ayrılmayan kavramlar belki de insanların komplike mânâlardan kaçmaları sebebiyle ortaya çıkmış olmalıdır.

Nitekim Mütercim Âsım Efendi, Meşhur Kaamus Tercümesi’nde Hâlık kelimesine “Nisbetlemek, âhenktâr hâle getirmek; terzilik yapmak, kesip biçmek, modellemek”, mânâlarını verir.

Günümüzdeki ilmî gelişmeler, bu birlik fikrinin şümûlünü, hem zamanda derinleştirmekte hem de mekânda genişletmektedir. Güneşteki bir patlama bütün haberleşme sistemimizi ve daha neleri etkilemektedir. Aynı çekim gücü denizlerimizde medd ü cezr hareketi oluşturduğundan hayat biçimimize doğrudan tesir etmektedir. Diğer gezegenlerin, güneş sistemlerinin galaksi ve sâirenin bizimle alâkası şu veyâ bu nisbette tesbit edilmiştir. Zamanda ise çeşitli arkeolojik kazılar ve eski yazıların çözülmesiyle, bir vakitler ilkel zannettiğimiz ilimlerin ulaştıkları sırlar ve günümüzde yaşayan uzantıları giderek daha iyi anlaşılıyor.

Biz Kudûm’den ve Türk Mûsıkîsinden söz edecektik nerelerden dolaştık geldik. Dolaştık çünkü Türk mûsıkîsini de eslâfın tabiriyle, eflâkden ayrı düşünmek imkânsızdır. Bizim mûsıkîmize şekil veren eski hukemâ, yazdıkları Edvar’larda (Mûsıkî nazariyat kitapları) mûsıkîmizi kâinat sistemiyle îzah ederler. Ve o eski zaman bilgeleri varlıkta birlik inanışının ısbâtını kendi vücutlarında gerçekleştirmiş kimselerdir. Ama maalesef Batı’lı mânâda pozitivist bilim ilk doğuş devirlerindeki kaba hoyratlığı içersinde, bu incelikleri fark edemediği ve biz de onlara kapılandığımız için o ilim ve hayat anlayışını mâzîye gömmeyi tercih ettik.

Fakat Batı’nın ilmi, en azından kendinden şüphelenecek kadar inkişâf etti ve tahrib ettiği değerlerden hareketle birliğin farkına vardı. Şimdi biz, o batılı anlayışa kapılarak mâzimize gömdüğümüz değerler sistemini aramak gayretine düştük.

Îtirâf etmeli ki, Batı pozitivizmine boyun eğişimizde birlik telâkkîmizi bir devirden sonra basma kalıplaştırmamızın da rolü vardır. Başta söylediğimiz gibi her an yeni oluştaki varlık âlemi, fıtraten kendisi de tabiî bir varlık olan insan tarafından, sürekli tâkip edilmeli, sistemi anlaşılmaya gayret gösterilmelidir. Bir vakittir eski elbiselerle yeni bayramlar geçirmeye alışan milletimiz, dinamik ve maddeci Batı bilimi karşısında pes etmeğe mecburdu.

İşte asıl dram burada başladı. Esas îtibâriyle çok yüksek ve incelmiş bir medeniyetin üzerine, hoyrat ve kaba bir ilim ve sanat anlayışı çıkıp oturduğu için, milletimiz kaç asırdır ıztıraplardan kurtulamamıştır. Hâlimiz saray damına kulübe yapan şaşkının hali gibidir. Üstelik, sakat uzuvları vücûdumuza monte edilmeğe çalışılan Batılı anlayış “zaman aşımı” dolayısıyla bir hukuk elde ettiği iddiâsındadır.

* * *

Birlik, hem zaman hem de mekân ölçüleri içersinde anlaşılmalıdır, demiştik. İnsan maddî varlığıyla (şu veyâ bu kadar senedir o terkip içinde yaşasa da) esâsen kâinatla yaşıttır. Kültürel ve manevi birikimleriyle de insanlıkla…

Millet dediğimiz sosyal birlikler, insanlık âilesini teşkil ederlerken, insanlığa katkıları ortaya koydukları bilim, sanat, tefekkür, hâsılı târih birikimleriyle ölçülür. İnsanlığa katkı, millet oluşun bir sebebidir belki. “Biz insanları kavimler halinde halk ettik, tâ ki aralarında irfan (hakikat bilgisi) alış verişi yapsınlar diye” Ayet-i Kerîmesi de buna işâret ediyor olmalıdır (Hucurât, 13).

Bu noktada okuyucu bizi dogmatiklikle suçlayabilir. Fakat bize vahiy, varlığını yenmiş insanın, varlığa da mâhiyetini veren saf mânâ noktasından, zamanla kayda girmeyen hâkikati söylemesidir. Dolayısıyla bilgi kaynakları içersinde, insanı en yanıltmayandır. Üstelik, vahdet noktasından, küllî şuur noktasından ifâde olunduğu için de her türlü cüz’î akıl zaafından münezzehtir. Dolayısıyle “dogma” kavramı tepeden inme bir akıl dışılıktan ziyâde, en yüksek idrâkten ifâde olunmuş bir küllî akıl mahsûlü olarak anlaşılmalıdır. O idrâk seviyesine ulaşmak konusu, bir terbiye sistemine inkılâb ettirilmiş, bir mürşîd-i kâmil elinde tatbik sâhası bularak Seyr-i sülûk adını almıştır.

Esâsı irfan alış verişi olan milletler hâlinde yaratılış hikmetini haber veren vahiy, bir yandan o irfanları korumak için “dinde zorlama yoktur” ve “senin dini sana , benim dinim bana ” derken; Tolstoy, Goethe gibi Batılı müttefiklerin de kabul ettikleri üzere: “Allah indinde din İslâmdır” da demiştir.

İşte bu noktadan hareket ederek gene mûsıkî bahsine dönelim.

Orhun Kitâbeleri’nde, Çin esâretine düşen Türk milleti anlatılırken, “Tanrı Türk milletinin adı ve kösü yok olmasın diye…”*. denilir.

Yaptığımız araştırmalara göre eski Türkler’deki Tanrı telâkisi ve kâinat anlayışı, vâhdaniyetçi bir sistem içinde yer almıştır. Yukarıda naklettiğimiz cümlenin söylendiği târihlerde Türk kelimesi henüz bir ırkın adı değildir. İlâhî nizam mânâsına gelen “TÖRE” (törü)’yi ihdâs eden Törütgen (Hâlık) Tanrı’nın yolunda giden insanlar mânâsında idi. İnsanlar Töre’yi benimseyerek Türk olmaktaydılar. Türk milleti (Türk Bodunu) tâbiri “Millet-i İbrâhim” terkîbinde ifâde edilen cemâat mânâsında bir tâbirdi. Kök Tanrı ilâhî düzeni (Töre’yi) korumak maksadıyla kendine inananlara Devlet vermekteydi. Devlet’in vâzifesi Töre’yi korumak ve böylece insanlığı huzûra kavuşturmaktı. İl (devlet) kelimesi onun için huzur demekti. “Tebliğ, haber” mânâlarına gelen “Kü” kelimesinden doğan Kûs (Kös), işte o Töre hâkimiyetindeki devletin istiklâl sembolüydü.

Tanrı Türkler’e “Kösleri yok olmasın, Töre’nin tebliğ ve hâkîmiyeti durmasın” diye Vatan, Devlet ve Hâkan vermekteydi.

Bu ana motif Türk kültüründe çok asırlar boyunca taşıdığı mânâyı kaybetmeden yaşamıştır. Bir Türk Devleti kurulacağı zaman, Töre’ye göre, mutlaka bir kös sâhibi olması şartı aranmıştır ve kös, ancak Töre hâkimiyetini temsil eden, daha büyük ve kıdemli Türk devletinden yeni kurulan devletlere, icâzet gibi tevdî edilmiştir. Son örnek Selçuklu’dan Osmanlı’ya tevdi edilmesidir.

Tabiatıyla sonradan Mehter adını alan, fakat mutlaka kös etrafında teşkilâtlanan bu âskeri müzik takımı hakkında söylenecek çok söz vardır. Biz burada konunun teknik detaylarına girmeyi değil, hâdisedeki ana fikri tâkip etmeği esas aldık. Görülen odur ki iki büyük davuldan meydana gelen kös, bir ritm saz olarak Türk mûsıkîsinde değişik şekilleri, boyları ile bilinen en eski sazdır. Ve asırlardır dile getirdiği coşkun ritmle Türk askerinin muhârebe gücünü kat kat arttırmıştır. İnsan psikolojisini çok derinden yakalayan bu olağan üstü ritmiyle kös (mehter), hem dünyânın en eski ve müessir mûsıkî heyetidir, hem de yabancı seyyahların anlatımıyla “Türkler mûharebeleri vuruşmadan önce mehterin haşmetli kös’leri nevbet vurmaya başladığında kazanırlardı”

Daha baştan Tanrı’ya münasebeti dolayısıyla mukaddes sayılan Kös’ün dile getirdiği şey nihâyetinde ritm’dir. Yâni o ritmde yaratıcıyla alâka kurulduğuna inanan insan tipi söz konusudur. Kös’ün vuruşlarındaki âhengin, insan fıtratına bu ölçüde nüfûz edişinde, mûsıkî sanatındaki fizik ötesi ifâde kabiliyetini kadim zamanlarda yakalamış bilge sanâtkârların rolünü aramak gerekir.

Belki bazılarına şaşırtıcı gelebilir. Kös; taşıdığı mânâ ve şekliyle birlikte, Müslüman Türk devletlerine intikal etmiştir. Yalnız adı Mehter olmuştur. Burada kaydedilmesi gereken şey, tek intikâlin Kös olmadığıdır. Devlet telâkkisi, sosyal müesseseler, Boy Teşkilâtı… gibi bir çok Töre müessese ve prensibinin de Müslüman Türk topluluklarında hayâtiyetini sürdürdüğünü görüyoruz. Elbette “Allah indinde tek din İslâmdır” hükmü noktasından baktığımızda, bu intikaller pek tabiîdir. Çünkü asıl olan birlik fikrine dayalı içtimâî şuurdur.

* * *

Töre, adil bir devlet düzeni teklif edişiyle mâruf, orijinal bir Türk müessesidir. Kutadgu Bilig’de geçen ifâdeyle Töre’nin gerçek koyucusu Tanrı’dır. Âlemin nizâmı hatta kâinatın düzeni bile Töre’ye bağlıdır. İşte, bu Töre mûcibince, kâinat bir bütündür. Birbirini tamamlayan hiyerarşik bir düzene sâhiptir. Gök yerden kıdemlidir; sağ soldan, güney kuzeyden… Töre’yi benimseyen topluluklar (Türkler), çeşitli boylar hâlinde Töre hâkimiyetindeki coğrafyalara yerleştirilmişlerdir. Töre’ye göre insan, merkezi gönül olan bir varlıktır. Gönlün üstünlüğü Tanrı iradesini temsil eden Yay’la sembolleşmesinden bellidir. Gerçek insan, gönlünü pişirip, orada Tanrısıyla biliş tutacak kıvâma gelerek Kut kazanmış bilge kişidir.

……………

İşte son derecede basit çizgilerle özetlemeğe çalıştığımız Töre inanışı, Türk insanında bir tevhid terbiyesi meydana getirmiştir. Bu tevhid terbiyesi sebebiyle, eski İslâm müttefekkirlerinin Türkler’den sitâyişle bahsederlerken, Töre aleyhinde tek bir cümle dâhi sarf etmeyişlerinin üzerinde önemle durmak gerekir.

* * *

Gök Tanrı’nın bir emri sayılan ve töre mûcibince teşkil edilen kös takımı, sonradan hem mûsıkîsi hem de güfteleri bakımından tamâmıyle İslâmi bir mâhiyet kazanmıştır. Âdetâ kâdim devletten yeni Türk devletine intikal edişi gibi, Töre’den İslâmiyet’e intikal etmiştir.

Mehterdeki Kös’ün dile getirdiği ritm, Klasik mûsıkîmizin usûlleri çerçevesindedir ve aşağıdaki Gülbank’da* görüldüğü gibi Cenâb-ı Hak ve Resûlü’ne gösterilen tâzim, hürmet ve muhabbet, mûsıkî esnâsında da o ritmlerle ifâde edilmiştir. Dede Efendi’nin son bestesi olan ilâhi Mekke’de bestelenmiştir ve İsmail Dede’nin bestesi için Yunus’tan seçtiği güfte, “Muhammed’in kûsu çalınır bunda” mısraıyla taçlanmaktadır. Ötüken’deki Gök Tanrı’nın Türk Devleti’ne istiklâl sembolü olarak vazettiği Türk Kösü, asırlar sonra Muhammed’in Kösü olmuştur. Dile getirdiği ilâhî ritmi muhafaza ederek, geliştirerek… Belki hatâ şurada oldu: Bu kadîm müessese Yeniçerilik’le özdeş sayılıp ortadan kaldırılmamalıydı. Çünkü Mehter yeniçeriliğin mülkü değildi.

Mehterdeki Kös’ün vurduğu usuller, adına klasik mûsıkîmizde “Kudûm” dediğimiz sazla vurulur. Burada dikkat çekici bir hususu işaret etmek isteriz. Kudûm kelimesi Allahın zati sıfatlarından olan “Kıdem” kelimesiyle aynı kökten gelir.

* * *

Türk mûsıkîsinin nazariyatını gelenek çerçevesi içinde anlatan eski Edvar kitaplarında, bugünün nesilleri için yepyeni bilgiler vardır. Bilhassa bu eserlerin giriş kısımlarında baştan beri yer yer temas ettiğimiz varlıkta birlik anlayışından doğan mûsıkîmizin unsurlarıyla, semâvî düzen arasında; zamanla, makamlar arasında münâsebet kuran mantık, çok yüksek bir ilmin ifadesidir. Buna yüksek ilim deyişimiz sebepsiz değil. Batı mûsıkîsindeki eşit aralıklı düz bir çizgide gelişen, sanattan ziyade ses mühendisliği özellikleri karşısında, bizde gayr-ı musâvî aralıklı sesler, çok değişik makamlar ve tamâmen kendine has usûllerin, bir türlü Batı ölçüleriyle şematize edilememesi, mûsıkînin temelindeki ilimin yüksekliğindendir. Bugün mûsıkîmizin icra ve nazariyat uyumsuzluğu, gelenek ile modern sistemlerin çatışmasından doğmaktadır. Kimbilir belki de Fâtih devrinde Seydî’nin El Matla adlı eserinde kendi anladığı klasik mûsıkîyi anlattıktan sonra “bir düzen-i muhâlif de vardır ki, onu âyan etmemek ecdâdın vasiyetidir” diye haber verdiği “düzen-i muhâlif” modern sistemlerin içine sinmiş olabilir. Eğer bugün tekrar o güçlü mûsıkîye ulaşmak istiyorsak, meseleyi yeniden tevhid şuuruyla ele almamız gerekmektedir.
*Orhun Kitabeleri, Kültigin, Doğu 25. str.; Bilge Kağan, Doğu 20. str.
* Allah Allah, Celîlü’l-Cebbar, Müînü’s-Settar Hâliku’l-leyl-i ve’n-nehar, Lâyezal, Zülcelâl, birdir Allah. Anın birliğine. Resûl-i Enbiyâ Peygamberimiz Cenâb-ı Ahmed-i Mahmud-ı Muhammed Mustafâ. (Bütün efrad elleri göğüste olduğu halde rükûa gelir gibi eğilirler, pâdişah geldiği zaman ise sâdece baş eğer daha ziyâde eğilmezler.) Âl-i evlâd-ı Resûl-i müçteba imdâd-ı rûhâniyetine; pîrân, mürşidîn, âşikîn, kuragerîn, vâsilîn, hamele-i Kur’ân, güzeştegân, ehl-i îmân ervâhına, avn-i inâyetine, hilafetü’l-İslâm Es-Sultan İbni’s-Sultan bilcümle İslâmın necat ve saâdet ve selâmetine, pirler, erenler, üçler, yediler, kırklar, göçenler, demine devrânına “Hû” diyelim. “Huuu!” (Bundan sonra bütün Mehter takımı, davulları zilleri şiddetle vurarak, dokuz defa “Hû” çekerler. Sonunda üç defâ kös vururlar). (Necmeddin Şahiner, Mehter ve Marşları, İst. 1977, s. 33).

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s