Yahyâ Kemal’de Anlama ve Mensûbiyet

Yahya Kemal Beyatlı

“Varolma duygusu” bir bilinç durumunu gerektirmektedir. Bir farkındalık meselesidir. Farkındalık, varlığa dönük bir yabancılaşma sayesinde olur. Zaten “fark” da bir tür uzaklaşma, başkalaşma, yabancılaşma demektir. Fark edebilmek bir gurbette olma duygusu, iğretilik içindeki öznenin varlığa tutunma çabasıdır. Tutunabilme, kendisi ile çevresindeki varlığın odaklanılan ünitesini ilişkilendirme olduğu kadar, bu ilişkilendirmenin sonuçları üzerinden de varlığın diğer elemanlarını, zihinsel bağlar, kementler atarak varlık düzlemine paralel bir anlam dünyasında birleştirerek yeniden yaratmak demek.

Söz konusu olan özne burada insandır. ’İnsan anlaması’nın bir diğer cephesi de varlık idrâki ve hayat anlık bir halden ibâret olduğu halde, hafıza sayesinde bir süreklilik duygusu, bir toplam üzerinden gerçekleşmesidir. Dolayısıyle insan anlaması bu yönüyle tarihsel niteliklidir. Tarihsel nitelik bütün insanlık için genel geçer bir imkan olarak vazgeçilmezdir. Medeniyetin temel elemanıdır. Ama herkes kendi tarihselini de kendisi teşkil edegelmektedir.

Yani insânî hayat dediğimiz şey, seçilmiş tarihsellikler çerçevesinde kurulan bir nisbetler ağıdır, desek yanlış bir şey söylemeyiz. İnsanlar kurdukları nisbetler ağının oluşturduğu keyfiyete göre “mensûbiyet” duygusu kazanmaktadırlar. Siz isterseniz bu mensûbiyet duygusuna, âidiyet, kimlik, asabiyet hatta toplumsallık sıfatlarını yakıştırabilirsiniz.

Tabiatiyle kurduğumuz nisbetler ağı, bizim kendimizi, geçmişimizi, toplumumuzu, ümmetimizi, evrensel insanlığa katılma köprülerimizi, daha da ötesi bütünüyle ontik algımızı da biçimlendirmektedir. Değerler elbette bireysel anlamda yaşanır. Ama bütün sosyal ve fizîkî âleme dâir, hatta meta-fizik yargılarımız dahî o nisbetler ağı bağlamında vücut kazanır. Elbette bu arada gayrılaştırmalar, ötekileştirmeler, tehdit algılarının yarattığı düşman belirlemeler, kendisinin ve neslinin bekası adına ideal oluşturmalar hep aynı nisbetler ağı içerisinde anlam ve varlık bulabilmektedir. Öteki dediklerimiz, başkalaştırdıklarımız, gayrı saydıklarımız işte bu nisbetler ağına göre öteki, başka veya gayrıdır. İdeallerimiz de bu nisbetler ağının tekâmül ve bekası adına meşrûiyet kazanabilmektedir. (Başer,2006)

Konumuz Yahyâ Kemal. Yukarıda zikredilen genel çerçeve Yahyâ Kemal için de geçerlidir. Dolayısıyle Yahyâ Kemal’i anlamanın bizce en kayda değer yolu, adına Yahyâ Kemal dediğimiz o nisbetler ağını çözümlemek olmalıdır. Yahyâ Kemal adlı muhâcir ruhlu öznenin kendini idrâki, hangi ilgi ve ilişkilerin eseridir? Bu sempozyumda sunulan tebliğler, şu veya bu açıdan bu soruyu cevap aramaktadırlar. O sebeple biz, o nisbetleri diğer tebliğlerde ve üstâdın eserlerinde bulabileceğimiz düşüncesiyle ortaya bir tasnif listesi koymayı düşünmüyoruz. Ama Yahyâ Kemal’i tanıma adına bir analiz yöntemi teklif etmekten de geri durmayacağız. Çünkü zaman zaman üstâdı değerlendirme iddiasıyla ortaya atılan görüşler arasında, ona dönük olarak en azından tuhaf yargılarla karşılaşılmıştır.

Yahyâ Kemal’in nisbetler ağı kronolojik yönden dört aşamada biçimlenmiş görünüyor. Bunlardan birincisi; Üsküp’teki çocukluk yılları, aile hayâtı, annesine duyduğu derin muhabbet, mahalle mektebi ve Rıfâî Dergâhı gibi motifler etrâfında cereyân etmektedir. İkinci önemli safha; “istibdâd” yönetiminden kaçış ve Paris yılları… Paris yılları, Yahyâ Kemal’deki farketme yeteneğini tetikleyen, özendiği dünyada bulunduğu halde, kendi vatan ve değerlerine oradan tekrar bakmakla, sevgi ve hasretinin şiddetlendiği, anlamasının keskinleştiği bir dönemdir. Buradaki anahtar kelimeler yabancılaşma ve hasrettir. Sonraki yıllarda onu Türk düşünce ve şiirinin zirvesine taşıyan farkedişlerinin cevheri bu iki kavramda aranmalıdır. Türk-Osmanlı kültürü Yahyâ Kemal’in Bibliotéque National’de keşfettiği bir birikimdi. Çökmekte olan bir imparatorluğun yetimi olmak, Frenk değerleriyle gözü kamaşan bu neslin geri dönüşünü sağlayabilecek hüzünlü bir imkândı. Göz kamaşmasını atlatamayan o kuşağın önemli bir kısmı yarattıkları atmosferle Cumhûriyet’in kültür siyâsetini de belirlemişlerdi. Yahyâ Kemal’in, kısa süreli olmakla beraber I. Dünya Savaşı öncesinden 1922’ye kadarki İstanbul hayatı ise çok etkili görünüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yahyâ Kemal’i adeta bir toplumsal mutabakat konusu haline getiren kabul edilmişliği, o yılların eseridir. “Eğil Dağlar” ve “Aziz İstanbul”da toplanan yazıların yazıldığı bu yıllarda şairimiz Osmanlı aydınlarına gerçek bir entellektüel liderlik yapmış görünüyor. Aydın tabaka üzerinde o yıllarda kurduğu otorite, son anına kadar artarak devam etmiştir. Bütün yıpratma çabalarına rağmen, deyişimiz Cumhuriyet döneminde hızlı inkılap hareketleri içerisinde Yahyâ Kemal’deki yerlilik, millilik ve itidalin ayak bağı olacağı endişesinden kaynaklanıyor. Onu bir Akif gibi bertaraf edemeyişlerinin sebebi, muhaliflerin göz kamaşmasına yol açan Batı değerlerini, üstadın onlardan iyi bilmesidir. Yahya Kemal onların ulaşma hayalleri kurdukları çağdaş modernliğin ileri ufuklarından seslenerek yerli ve milli olanı dile getirmekte, üstelik göz kamaşmasının yarattığı sakıncaları dile getirmekteydi. Dolayısıyla hayatının dördüncü dönemi olan Cumhuriyet yıllarında onu, sanatıyla yarattığı zırhın içinde saklanmış görüyoruz. İlginçtir, Yahyâ Kemal’in eserleri içerisinde ona ideolojik inkılapçı dememize sebep olabilecek tek bir mısra bulamıyoruz. Cumhuriyet’in bu en büyük sanatkarı inkılapçı olmadan modern, Osmanlıcı olmadan Osmanlı, Türkçü olmadan Türk, İslamcı olmadan Müslüman olmanın ve milli düşünür olmanın sırlarını bulmuştur. (Başer,1998) Sanki Muhiddin Arabi’nin tenzihi ile teşbihi arasında duran bir adam gibidir.

Böyle bir sempozyum bildirisinde bize verilen sürenin sınırlılığı sebebiyle fazla ayrıntıya girmek, girilse faydalı olacağı halde, pek mümkün değil. Ancak şunu birkaç cümle ile ifade edelim; XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın ilk yarısı Türk toplum ve devleti bakımından son derece acılı, taşınması güç, adeta kıyamet ve yeniden dirilişin iç içe yaşandığı bir devirdir. Eğer devrin şartları bir de Yahya Kemal gibi derin ve etraflı duyuşlara sahip bir kimse tarafından gözlenmekte ise bu dönemi ne kadar kasırgalı duyuşlar içerisinden seyrettiği tahmin ve tahayyül edilebilir. (Banarlı,1984) Bir büyük yapı çökerken nelerin korunması gerektiği sorusu bazen hayati değer kazanabilir. Bazen “Bütün vatan sadece dilden ibaret kalabilir”. (Tanpınar,1982:30) “Milliyet”in ne olduğu o büyük medeniyetin son saatlerinde yeniden tartışılabilir. Türk aydını “vatan Türkiye miydi Türkistan mı?” diye pür ciddi bir tartışma açabilir. Anadolu ve Rumeli coğrafyasındaki bin yıllık bir destani medeniyetin akabinde bugün bize çocuksu görünen tartışmalar o sıralarda üst perdeden ve yıllarca devam etti. Bir kuruluş, yahut diriliş hamlesine kalkışılan Cumhuriyet idaresinde, toplumsal geleceğin temel ilkeleri aranıyordu. Yahya Kemal’in bu vadide söyleyecek çok ciddi tesbitleri, teklifleri ve itirazları vardı. Bugün eserlerine baktığımız vakit, onun adeta bir kurucu akıl gibi düşündüğünü tesbit ediyoruz. (Başer,1998)

Kurucu akıl gibi düşünmek de içinde bulunduğu nisbetler ağı mucibince sonuç verir. Oynadığı fiili entellektüel liderlik rolü, siyasete anında yansımasa da ölümünden elli yıl geçtiği halde hala tartışılabiliyor, etkisini sürdürebiliyor, çoğunlukla isabeti tesbit ediliyor. Siyasi kudret karşısında şimşeklerden korunabilmek ihtiyacının da etkisiyle onun, muhalefetini, sanat kudretinin yumuşak ve yüksek sembolizmi içinde ifa etmesi, mesajlarına ulaşmak için bir olgun seviye gerektirmektedir.

Yahya Kemal’i anlamak öncelikle herhangi bir ideolojiye teslim olmamayı gerektiriyor. İlaveten ciddi bir dil, edebiyat, tarih, siyaset, sanat (musıki, mimari), tasavvuf ve felsefe birikimi gerektiriyor.

Buradan onun eserlerindeki nisbetler ağına da değinebiliriz. Öğrencisi Fuad Köprülü’ye “Milliyetimizi Hoca Ahmed Yesevi’de bulacağımızı” (Banarlı,1960:28; Beyatlı,1976:49) ifade edişi bu alanda bir ilk fark ediştir. Yesevi gibi Türkçülük, İslamcılık gibi ucu Batı anlama paradigmalarına dayanan kavramlara kayıtsız bir mutasavvıfta milliyeti bulmak Yahya Kemal devri için son derece dikkat çekici, yeni ve yerli bir bakıştır.

Vatan ise tanrının Türklüğe fizik alemindeki tecellisidir. Adıyla sanıyla, taşı toprağıyla somut bir varlıktır. (Beyatlı,1990:257-261).

Millet, işte o vatan toprağının beşeri bir kılıkla ayağa kalkmış halidir. Bu insanların kalp ve menfaat birliğidir. Cihan, onun itikadınca vatandan ibarettir. Yıldızlardan bir malikane verilmesindense, aziz İstanbul’un bir köşeciğinde yaşamak, bir semtini sevmek ömre bedeldir. Zor olan ölüm değil, vatandan ayrılıştır. Vatan köşelerinde yaşayan insanlar birbirlerinde tanrısal güzelliği seyretmek bahtiyarlığını yaşarlar. O insanlar birbirlerinin gönüllerinde Hakk’ı ve hakikati görmektedirler. Vatan toprağı, yaşayanların hamuru, ölmüşlerin külüdür. Bayram sabahlarında mağfiret iklimi olan mabetlere millet ölüsü ve dirisiyle birlikte doluşur. Yani bu millet ölüleriyle birlikte yaşar. Yani Türk toplumu bir tarih bilinci içinde var oluşunu idrak eder. Dolayısıyla Türk toplumunun tarih bilinci birtakım geçmiş zaman hikayelerini hatırda tutmak değil, ecdadıyla birlikte yaşamak diyebileceğimiz bir aktüel tarih niteliğindedir. Yaşayan tarihi ile yaşar, ölen ecdadın ruhlarına karışır. Ve o ecdad fatihler kervanıdır. Mohaç Türküsü’ndeki gibi “Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından / Gördük ebedi cedleri bir anda yakından”. Gene patenti Yahyâ Kemal’e ait “ordu millet” (Tanyol,1962)deyimi bu bağlama da oturur. Dikkat edilirse özne “biz” dir. İlk Mohaç Şehitleri ile kendi ruhunu bir ve aynı kabul etmektedir. Aynı özne benzerliğini “Akıncı” şiirinde de görürsünüz. Şiirin hikayesi bir geçmiş zamanın üçüncü şahıslarına ait değildir, “biz” dir. Yahya Kemal gibi kullandığı kelimeler üzerinde bu kadar müşkül-pesent bir şairin özne seçiminde tesadüf aramayınız. O da bir akıncıdır. Aziz İstanbul’daki “Çamlar Altında Musahabe II” adlı yazısında bu istikbal akıncısının nasıl bir toplumsal gelecek hayal ettiğini görebilirsiniz. Ama onun dünyası daima “kendi gök kubbemiz”in altındadır. Modern Batı taklit edilecek bir örnek değil ancak bir mektep olabilir. Batı kültür dünyasını iyi tanıyan bu adamın kainatı fevkalade halis ve yerlidir. Dili, şiiri, tarih anlayışı, eğitim hatta pedagoji anlayışı dahi bize göredir. Şiirlerinden onun nispet dünyasını çözmeye yarayacak birkaç örnek verelim:

1- Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nda “O sabah kendi gök kubbemiz altında” bir sabahtır. Ve o “Dili bir, gönlü bir, imanı bir, insan yığını” içinde “Ben de bir varisin olmakla mağrurum” demektedir. Bayram tekbiri esnasında yükselen “Bir nakaratın büyüyen velvelesi”, onu, arka plandaki “Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi”nde uğuldayan fütuhat kasırgasına savuruvermiştir. O bu duygunun içinden gördüğü nefer esvaplı “Yüzü dünyada yiğit yüzlerin en güzeli”nin şahsında “Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimizi” görmektedir. Ve gene “biz” dir konuşan özne. Abide şiirin final mısralarını hatırlayalım: “Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine / Çok şükür Tanrı’ya gördüm bu saatlerde yine / Yaşayanlarla birlikte bulunan ervahı”.

2- Aynı temaları Açık Deniz şiirinde de bulursunuz. Ordu mağlup ve vatan yaslıyken “Akıncı cedlerinin ihtirasını ruhunda duyan” şairimiz, rüyasında fatihane zanlar görmektedir. Sonsuz dalgaların şekvasıyla ruhunu özdeş görmekte ve “Dindirmez anladım bunu hiçbir güzel kıyı / Bir bitmeyen sonsuzluğa benzer bu ağrıyı” demektedir.

3- “Itri” ise gene “Bizim öz musıkimizin piri”dir.

4- “Eski Musıki” deki “Ondan anlamayan birşey anlamaz bizden” mısraındaki açık mensubiyet ifadesini de arz edelim.

5- “Üsküdar’ın Dost Işıkları”nda “biz” öznesinin bağlantı noktalarını da söylemiştir: “Gönlüm, dilim, kanım ve mizacımla sizdenim; dünya ve ahirette vatandaşlarım benim”…

Ancak farketmenin şartı olarak zikrettiğimiz yabancılaşma ona da bir miktar bulaşmıştır. “Atik Valde’den İnen Sokak”ta iftar saatine oruçsuz yakalanır. Bu ferah ve temiz alemden uzak kalmanın gamıyla söylenir: “Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür / Madem ki böyle duygularım kaldı çok şükür”. ’Koca Musta Paşa’yı ziyaret ettiği bir gün ayrılış saati geldiğinde içinde duyduğu bir ses hatif gibi ihtar eder: “Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın / Onların meşrebi, iklimi ve ırkındansın…”

Mensubiyet çerçevesi kaba hatlarıyla budur. Ama bu nispetler ağına biçtiği ufuk, koyduğu ideal, “Ezan-ı Muhammedi”de ifadesini bulur. Bu nispetler ağının öteki kavramı ise “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel”de dile getirilir. Varşova’da elçilik yaptığı günlerden yadigar kalan “Kar Musıkileri”nde “Bir erganun ahengi yayılmakta derinden / Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden / Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta / Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta”, diyor. En şuh şiiri sayabileceğimiz eseri “Endülüs’te Raks”tır, İspanya’da raks değil. O çılgın neşenin içinde tıp tıp atan bir hüzün damarı gibi.

Yahya Kemal bir yabancılaşma yaşamamış mıdır? Evet, yaşamıştır, bir iman krizi atlatmıştır. Bir nev yunanilik devri olmuştur. Paris yıllarından ve Cumhuriyet Batılılaşması’ndan kaynaklanan Bohem bir tarafı vardır. Ama yüzlerce yıllık kültüre, kadim ve tabii bir unsur gibi eklenen tesbitleri, deyimleri, mısraları belki de ilhamını bu yabancılaşmadan almıştır. Yahyâ Kemal’de yüzlerce orijinal özellik tespit etmek mümkündür; ama eseri yekparedir. Eserindeki ilişkiler ağı, Türk kültürünü ihya edici bir bakış ve ruhun eseridir. Şahsilikten çıkmış, Türk kültürüne yeni ve geleceği olan, kendisini üretebilen bir katman olarak eklenmiştir.

Sait BAŞER

Dipnotlar

* Ölümünün 50. yılında “Bir Medeniyeti Yorumlamak Yahya Kemal Beyatlı Sempozyumu”, T.C. Kültür Bakanlığı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahya Kemal Enstitüsü, İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, T.C. İstanbul Kültür Üniversitesi, 3-7 Kasım 2008. Bildiri metnidir.

Banarlı, Nihat Sâmi,1984, Bir Dağdan Bir Dağa, Yahyâ Kemal Enstitüsü Ve Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı Adına Yayına Hazırlayan: Sait Başer, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul.

Banarlı, Nihat Sâmi,1960, Yahyâ Kemal’in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahyâ Kemal Enstitüsü, İstanbul.

Başer, Sait, 2006, Toplumsal Aklı Anlamak, Ataç Yayınları İstanbul.

Başer, Sait, 1998, Yahyâ Kemal’de Türk Müslümanlığı, Seyran Yayınları, İstanbul.

Beyatlı, Yahyâ Kemal, 1976, Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî Ve Edebî Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahyâ Kemal Enstitüsü, İstanbul

Beyatlı, Yahyâ Kemal, 1990, Mektuplar Makaleler, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahyâ Kemal Enstitüsü, İstanbul.

Beyatlı, Yahyâ Kemal, 1964, Aziz Istanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahyâ Kemal Enstitüsü, İstanbul.

Beyatlı, Yahyâ Kemal, 1985, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahyâ Kemal Enstitüsü, İstanbul.

Tanpınar, Ahmet Hamdi, 1982, Yahyâ Kemal, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Tanyol, Cahit, 31.8.1962, “Ordu Millet”, Cumhûriyet Gazetesi,İstanbul.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s