Resmî Tercihlerle Sosyal Gerçeklerimizin Çelişkisinden Doğan Sonuç: Arabesk!

(Kubbealtı Akademi mecmuası, sayı: 2, Nisan 1990, ss.72-77. )

En sıradan ferdî davranışları bile tahlil etmeye kalkışsak geri planda yatan sebeplerin basit birkaç unsurdan meydana gelmediğini görürüz. Tarihinde örgütlü isyan bulunmayan Türk toplumu için bir tür pasif sosyal direniş mahiyeti taşıyan ARABESK konusunda bir makale çerçevesinde her şeyi söylemek mümkün değildir. Sebepleri çok fazla, sonuçları ise çok ağırdır. Ancak bir doktora tezi ile gerçek izahlarına kavuşabilir. Problemin tarihi, siyâsî, ilmî, sosyolojik, politik, ahlâkî ve teknolojik sebepleri vardır. Bu cephelerden her biri, üzerinde çok ciddî araştırmalar yapılması gereken önemdedir.

Konumuzun tarihî bir cephesi vardır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme sebeplerini araştıran Osmanlı aydınları daha XIX. asrın ilk yarısında Batı’nın üstünlüğü karşısında kendi kültürleri adına bir “mağlûbiyet psikolojisi” içine düşmüşlerdi.

Sultan II. Mahmut’un İtalyan Donizetti Paşa’ya, lağvedilen ve dünyanın ilk askerî müzik heyeti MEHTER yerine MIZIKA-İ HUMÂYÛN’u kurdurtması bu psikolojinin ilk müşahhas örneğidir.

Mağlubiyet Psikolojisi diyoruz. Çünkü Batı karşısında ilk düzenlemeler yapılan ve Batı sistemleri taklit edilerek kurulan müesseseler, askerî karakter taşıyanlardır. Askerî yenilgiler sonucunda acil tedbir özelliğindeki alıntılardır.

Batılılaşma maceramız baştan beri felsefî-sosyolojik tahlil ve araştırmalara göre değil, günlük ihtiyaçların zorlamasıyla pratik ve pragmatik bir seyir takip etmiştir. Cevdet Paşa başkanlığında kurulan Şûrâ-yı Devlet ve Encümen-i Dâniş’in ilmî çalışmalarını, bu genel akışın dışında birer istisna olarak kaydetmek boynumuzun borcudur. Ve maalesef batılılaşma tarihimizde aklı başında başka teşebbüs göremiyoruz. Cumhûriyet devrinin kuruluşundan itibaren tek parti iktidarının sona erdiği 1950’ye kadar, devletin tercihleri üzerinde layıkıyla durulmuş değildir. Konumuz ARABESK olduğu için, uzun boylu siyâsî değerlendirmeleri burada yapmayı lüzumsuz görmekle birlikte gene konumuzun icabı olarak, bazı temel noktalara temas etmek mecburiyetimiz vardır. Çünkü tarih açısında yapılan gözlemlere göre, Türkiye’deki kültür ve ilim hayatlarının alt yapısı devletin bu yıllarda ortaya koyduğu resmî tercihler tarafından, ya doğrudan doğruya tayin edilmiş, veya bu resmî tavrın getirdiği olumlu veya olumsuz tepkiler sonucunda ortaya çıkmıştır.

Maalesef Türkiye’deki bilhassa sosyal bilimler, ilmin objektif verileri ve metotları gereğince değil, resmî tavrın (hattâ buna ideoloji bile diyebiliriz) istediği yönde geliştirmiştir. Bugün uzaktan baktığımız için açıkça görebildiğimiz bu gerçeği, İstiklâl Harbi’nden çıkmış, millî romantizm heyecanıyla yaşayan o devir insanları büyük ölçüde fark edememişlerdir. Hayatta en hakiki mürşidin ilim olduğunu söyleyen zihniyet, altını çizerek söyleyelim: İlme de siyâseti mürşit kılmıştır.

Uzun seneler, değil tartışılması, dile getirilmesi bile suç sayılan ve resmî tercihlerle çelişen bilim gerçeklerinin, aradan bunca sene geçmesine rağmen söylenme ihtiyacı artarak devam etmektedir. Ve ilmin tartışmasız üstünlüğü de buradadır. İlmî gerçekler gözlerden uzak tutulmakla ortadan kaldırılamazlar. Yasaklarla sosyal problemlerin hallolduğu görülmemiştir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, felsefî temellerden yoksun Batılılaşma politikalarımız halkımızı top yekûn bir kültür değiştirme mecburiyetiyle karşı karşıya bırakmıştır. Halbuki, gerek sosyoloji ve gerek sosyal-psikoloji ilimlerinin pek çok örneğe dayanarak gösterdiği gerçek, köklü milletlerin kültür ihtilâline tâbi tutulamayacağıdır. Günümüzde bunun pek çok canlı örneğini dağılan Doğu bloku sayesinde görebiliyoruz. Burada uzun kültür münakaşalarına girmek kasıtlı olmakla birlikte, ileride ARABESK çukuruna düşmemize sebep olacak resmî tercihlerden bazılarını sıralayalım.

1- Toplumlar bir hukuk nizamı içinde yaşarlar. Türk toplumunun da bir hukuk sistemine olan ihtiyacı açıktır. Binlerce senelik geçmişinde Türkler’in hukuk sistemlerinden uzak olduğunu iddia etmek akıl ve gerçeklerle bağdaşmaz. Millî hukûkun, resmî telkinlerin tersine ill3a İslâm şeriatı manasına gelmediğini söylemek isteriz. Fakat Cumhûriyet idârelerinin kurduğu Üniversitelerin hiçbirisinde, irticâ korkusuyla Türk Hukuk Kürsüsü kurulmamıştır. En ciddî bunalım kaynaklarından biri budur. Çünkü mevcut hukuk sistemleri, başka temel değerlerden hareketle oluşmuş, Batı kültürünün esîri olup, unsurları kendi aralarında bile bir bütünlük teşkil etmemektedir. Millî bünyenin gerçek ihtiyaçlarını ve adalet duygusunu tatmin etmekten ise çok uzaktır. Arkasında devlet gücü olduğu için de zorlayıcı bir yönü vardır.
2- Aynı şekilde, Güzel Sanatlar Akademileri’nin hiçbirinde, sosyal yapımızın ihtiyaç duyduğu kendi sanatlarımıza yer verilmemiştir. Aksine bu saha ile uğraşanlar cezalandırılmışlardır.
3- Keza hiçbir Mîmarlık ve Mühendislik fakültesinde bizim mîmârîmizin işlendiği kürsü (bugün bile) yoktur. Türk mîmârîsi binlerce âbideye rağmen yok sayılmış, başka kültür ve iklimlerin mîmârîsi tatbik edilmekle millî şehir dokusu ortadan kalkmıştır.
4- Dînî eğitimin her türlüsü 1933-1949 yılları arasında resmen yasaklanmıştır. Dolayısıyla yanlış inanışlara meydan açılmıştır. Sonraki yıllarda ise devlet kontrolüne alınarak tabiî seyri şaşırtılmış, laiklik anlayışı zedelenmiştir.
5- 1934’de Ankara’da kurulan Devlet Konservatuarı, Batı müziği eğitimi vermek ve bağlı Batılı sanatları öğretmek için kurulduğu halde, önceleri yasak olan Türk mûsıkîsini öğretmek için küçük bir bütçe ile (Ankara’dakinin 1/20si) Türk Mûsıkîsi Konservatuarı ancak 1976’da kurulabilmiş, mezunlarına ise öğretmenlik hakkı seneler sonra tanınmıştır. Buna rağmen orta eğitimde hala Türk mûsıkisi öğretimi yasaktır. Diğer sahalardaki kısıtlı tutum burada da belirmiştir. Klâsik müziğimiz meyhanelere düşmüş, gelişmesini sürdürememiştir. Batı müziğini reddeden bünyenin kendi başının çâresine bakmak mecbûriyet, cehalet ve kazanç hırsı ile birleşince günümüzün yoz müziğinin ortaya çıkış sebeplerinden en ciddisiyle karşılaşıyoruz. Her türlü yozlaşmaya rağmen bu tür müzik geniş kitlelerde bir zevk birliğinin devamını göstermektedir.

Bu maddeleri daha da uzatmak mümkün olduğu halde, sözü uzatmamak için burada kesiyoruz. Bunların her biri büyük sosyal problemlerin kaynağıdır. Konunun daha dramatik bir tarafı vardır ki, o da görünüşte serbest bırakılan diğer ilimlerin çalışma sahalarına yapılan müdahaledir.

Mesela Türk dili çalışmalarına, bugün artık hiçbir ilmî tarafının olmadığı anlaşılan “Güneş-dil Teorisi” ile müdahale etmek ve uzun yıllar dil çalışmalarını bu vadide çalışmaya mecbur ederek sekteye uğratmak, bunlardandır. Sonuç bugün içinde bulunduğumuz dil çıkmazıdır. Bilimin rehberliği terk edilerek mefhum anarşisine düşülmüştür. Aynı durum tarih biliminde de yaşanmıştır. Durkheim Teorisini, Freud Teorilerini, Mendel Teorilerini resmî tercihlerle, Türkiye’deki ilmî çalışmalara temel alma mecbûriyeti koymak da bunlardandır. Ve en hakiki mürşit olması gereken ilim, tamamiyle siyâsetin emrinde olmuştur.

Konumuzun diğer yönü ise şehirleşme ve sanayileşme poitikalarındaki aksamalarla ilgilidir. Siyâset adamlarımız yukarıda kısaca anlatılan tercihleri ve bu tercihlerin yeni nesillere benimsetilmesiyle, derece derece Batılı manada şehirli toplum yaratmak niyetindeydiler. Fakat bünyeye uymayan , dolayısıyla hızla dejenere olan, milyonlarca diplomalı ama formasyonsuz nesiller yetiştiren eğitim sistemi, hesaplanamayan hızlı nüfus artışı, programsız sanayileşme ve büyük şehirlerde ortaya çıkan geniş çaplı gecekondulaşma, niyetlerini gerçekleştirmelerini engelledi. Kırsal kesime ise, önceleri gelenek kuvvetle yaşadığı için, daha sonra da oy kaygısı ve yönetimlerdeki gevşeme sebebiyle nüfuz edilememiştir. Bugün köylerin şehirlerdeki gecekondu mahallesinden farkı kalmadığı gibi, gecekondu mahallelerinde de pek çok yönden gelenekleri çözülmüş köy manzaraları hakimdir.

Resmî tercihlerin yerleşmesini sağlamak için gelenekten gelen değerlere çok uzun süre sırt dönüldüğü, geleneğini korumak isteyen kitlelerin harf inkılâbı ve resmî tarih teziyle, kendi kültür kaynaklarından uzaklaştırıldığı göz önüne alınırsa, geleneğini korumak iddiasındaki kitlelerin, nasıl bir kültür yozlaşmasının içine itildiklerini anlamak zor olmaz.

XX. Asrın haberleşme ve eğlence teknolojilerindeki gelişmelerle ileri ülkelerde bile nasıl bir alt kültür, genel bir kitle kültürü meydana geldiği biliniyor. Türkiye’nin bu sürecin dışında kalması düşünülemezdi. Basın-yayın, Radyo televizyon, sinema ve bunların yardımıyla yayılan çeşitli moda cereyanlarının Türk halkı üzerindeki tesirleri küçümsenmeyecek ölçülere ulaşmıştır.

Tabiatıyla bir alt kültür, kitle kültürünün bize mahsus şekli olarak tecelli eden ARABESK olayını, biz sadece müzik sahasına mahsus bir gelişme şeklinde görmediğimizi tekrar belirtmeliyiz. Arabeskleşme, siyaset hayatımızdan, âdâb-ı muâşeret prensiplerine, mimarîden, ticâretten, yayıncılık sahalarına trafik uygulamalarına kadar, hayatımızın her safhasını saran bir kültür yozlaşmasını bir seviye kaybımı anlatmaktadır. Konuya müzik açısından bakma alışkanlığımız, varlığını en çok hissettiren sahanın müzik olmasındandır. Meseleyi sadece müzik sahasında görme eğilimi büyük sosyal yaraların görülmesine, tedavisine mani olmaktadır. Hadise yalnız müzik alanında değil, bütün hayatımızda hakim bir yozlaşma, seviye kaybı şeklinde düşünmeyi gerektiren ölçülerdedir. Türkiye’de ARABESK; önü kesilmiş, yozlaşmaya terk edilmiş gelenek ile felsefesiz ve tutarsız Batılılaşmanın sağlıksız sentezidir.

Beşir Ayvazoğlu’nun dediği gibi, minibüslerdeki çıkartmalarda ifâdesini bulan bedbinlik ve “âlem buysa kral benim” başkaldırısı, yayıncılıkta Beyaz Saray kitapçılığı, üç düğmesi açık ipek gömlekler, hep aynı dengesiz sentezin ifadeleridir.

Kaynağıyla bağları koparılmış geleneklerin yalnızca şekilperestliğe dönüşmesi, sanayileşmeyle birlikte yeni ve düzensiz şehirleşmeye ek olarak medenî hukuk düzenlemelerinin ortaya çıkardığı küçük aile tipi ve insanların yalnızlaşmaları; sosyal dayanışmanın zayıflamasına karşılık devletin sosyal güvenlik tedbirlerinin de ilkellikten kurtulmaması sonunda kütlelerin kaderlerine terk edilmesi… ise mevzuun sosyal yönünü teşkil etmektedir. Bu konudaki acı örnekleri binlere ulaştırmak mümkündür.

Dolayısıyla “yalnız” insanlar, bir takım hastalıklı cemaatleşmelere gitmek zorunda kalırlar. Büyük şehirlerin kenar semtlerindeki hemşehri grupları, kapatılan tekkelerin bıraktığı manevî terbiye boşluğunu doldurmaya çalışan tutucu dinî gruplar, futbol takımları etrafında oluşan basit bir taraftarlık motifi ile kendine muhit bulma arayışları… bu türden cemaatleşmelerdir; ki, bu topluluklar her türlü basitliği kabullenebilecek, sanat ve kültürün bütün cinsleriyle bağları iyice zayıflamış gruplardır.

İşte bizdeki tecellisi arabesk olan kitle kültürü bunlara hitap etmektedir. Devamlılığı ise genellikle bu büyük pazarı değerlendirmek isteyen açıkgöz siyâset adamlarının marifetiyle sağlanmaktadır. Çünkü bu tür toplulukların sevk ve idaresi kolay olduğu gibi, her türlü tüketim talepleri azdırıldığı için de ideal pazar niteliği taşımaktadırlar.

Şimdi buyurun beraberce hal çaresi düşünelim. Resmî politikaları büyük ölçüde devam eden devletimize mi bakalım? Sosyal bir yara haline gelen yozlaşmayı mı ıslah edelim? Aslî kültürümüzü mü çağa hitap eder formlara ulaştıralım? Menfaat kaynağı elinden alınacak bazı iş çevreleri ve basınla mı mücadele edelim?

Hangi karşı tekliflerle ve metodla?

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s