Kimlik, Kişilik, Ontik Kimlikler ve Türkiye

Kimlik, kişilik, ontik kimlikler ve Türkiye / Dr. Sait BAŞER

IMG_20160303_100250

Keyfiyet Sohbetleri

 

1609977_584568254960802_1229961055_n

Dr Sait Başer’in  “Yahya Kemal Okumaları” 28. 05. 2016, c.tesi, saat 13.00 da, Balaban Tekkesi Kültür Evi’nde;
Adres: Mimarsinan Mahallesi Doğancılar Cad. No 1 Üsküdar
Tel: (0216) 341 05 09

“Keyfiyet Sohbetleri” 28. 05. 2016, c.tesi, saat 16. 00 da Üsküdar Divan Edebiyatı Vakfı’ndadır.
Adres: İmrahor Mah. Doğancılar Cad. No 81 Üsküdar
Tel: 0507 328 50 38, 0506 285 72 99

Çilemizi Öpüp Başımıza Koyalım…

1916994_1252599574755363_7632060957882590341_n

İnsan çilesiyle barışmak zorunda.
O çile bize en uygun terbiyedir. Çilemizle barışmamak, hakkımızdaki “takdir” ile kavga halinde olmak demek. Üstelik o çilelere hemen hemen daima kendimiz talip olduk!
Çileni öp başına koy.
Halis bir muhatabın bize tahammülündeki o barışıklıktan gelen tevekkülünden, muhabbetinden ibret al!
🙂
Biz kendimize tahammül edemezken bize tahammül edenlere iyi bakmak lazım. Böyle bir dost arayışımızdaki garabeti de görmemiz lazım:
Kendimiz ardımızda bıraktığımız tabloya dayanamazken, çekemezken bize katlanılmasını istemek garabeti!..
Çileni öpüp başına koyduktan sonra da, onun yerine talip olduğun sahaya usuletle, isyansız, tuğyansız süzül… Buna kimse mani olamaz.
Öfke ve isyandan, iman ve huzur doğmaz ki; ancak kavga, kibir, çatışma… üretir menfi yaklaşımlar. Yani istemediğimiz o çile ateşini daha da harlandırır…
*
Topluma ve eşyaya tutunmak, içindeki yalnızlıkla barışı mümkün mertebe tehir çabasından çıkıyor sanıyorum. Oysa kendiyle barışmak ile o “yalnızlık”la barış aynı şey sanki. Etrafa tutunma çabaları sadece çile dönemini uzatıyor gibi görünüyor…
*
Gelecek, “şimdi”nin malzemesi içinden çıkar ve şimdi “Hakk’tan bağımsız” olamaz. Bunun içinden menfi unsurlar seçilerek yürünürse, çile ve Celal karakterli bir istikbal inşa edilir.
En doğrusu, halden rızâ ve bu şimdimiz içinden müspetleri kullanarak bir geleceğe yürümek.
*
Rıza olmazsa, karar ve seçimlerde itidalli bir istikamet kavrayışı şekillenemez. Reaksiyonlardan kurtulunamaz ki…
Yani bizi muztarip eden hal, sadece renk değiştirerek devam edip gider…
🙂
Bu medeniyet vicdanından başlayarak, çilesiyle, etrafıyla, cümle âlem halkıyla barışanların eseri. Derdimizin beka iksirimiz oluşuna uyansak!
🙂
Rızâ içre tebessüm güzelliğinde günler diliyorum yârenler… 

Kişilik İmha Çarkı…

12509128_872706429512842_9074729495797695257_n

Kişiliklere saygısız kimlikler üzerinden taraftar, Türk, Müslüman, vatandaş…vs. oluyoruz. Önce “kişilik sahibi insan” olmayı başarsak, illâ kimlik gerekiyorsa da, farka saygılı “MEDENİYET KİMLİĞİMİZ” etrafında toplanmayı düşünebilsek!.. Bilhassa yöneticilerimizin Yahya Kemal’deki medeniyet kimliğine uyanmasını temenni ediyorum. Küçülten parçalayan kimliklere dayalı ideolojilerden seneler senesi az mı çektik? Ha sağ-sol kimliklerin çatıştırılması, ha Alevî-Sünnî kimliklerden kavga sebebi icad ediş dehâsı(!), ha cemaatlerde veya tarikatlerdeki tektipleştirmeler, ha etnisitelerde keramet(!) arayış…
*
Dünyanın her yeri bizdeki gibi mi seyrediyor bilemiyorum.
Memleketin neredeyse bütün nüfusu bir takım kimliklere angaje hale getirildi.
Tektip ve seri üretime devam şansı veren standart ihtiyaçlara ve “öğretilmiş ihtiyaçlar”la davranan tüketici tipindeki yaygınlaşmaya alışmıştık.
Şimdi ise artık standart seçmenler, standart müslümanlıklar, standart spor taraftarlıkları, standart müzik dinleyicileri, standart film ve dizi izleyici kitleleri…
Standart milliyetçilikler, Kürtçülükler, Türkçülükler… Ulusalcılıklar…
Her bir hayat alanında “patron”ların belirlediği “kimlik”ler! Bu kimliklere sadakat oranında hayat hakkı bulma imkanı…
*
Her kimlik grubunun “sembolleri” var. Sevk ve idareyi kolaylaştıran bu aidiyet sembolleri ve şartlı reflekslerin iyice yerleştirilmesiyle, harekete geçmek için “sinyal bekleyen” robotlaştırılmış kitleler…
😦
Yani artık sadece “intihar bombacısı” haline getirilmiş bireyler yok! Bu uygulama hepimize genellenmiş durumdadır!
*
Arkadaşlar, anlama ve kişilik ancak bireysel bir süreç!
Başkalarının anlamalarıyla adam olunamaz!
Karakter, ancak tek başınıza sizde teşekkül edecek bir değer!
Ahlak ancak ferdî irade ve arınmanın eseri olursa ahlak!
Müslümanlık, şahsî ikrar ve şehadet ile teyid edilmedikçe olamaz!
İman ancak mutmain olma çabasının eseri!
“Taklidî Îman” formülünün kavram içeriği bomboştur!
Meslekler ancak o mesleklerle ilgili “özel” yeteneklerle mümkün!
Bu her alanda sürüleştirme operasyonlarına karşı uyanıp, kendimiz olma hakkımıza sahip çıkmak zorundayız. Aksi halde kendi hayatımızı yaşamış olmak yerine, o kimlikleri kurgulayanların sürüleri olarak kayıp hayatların adsız figüranları oluyoruz, olacağız!..

Kişiliğin Cevheri: Yeniden Anlamak !

1450121_871203639663121_200097026882059902_n

Etrafımızda farklı hızlarda da olsa, bir hareket, değişme, dönüşme, doğum, ölüm… anaforu dönüp duruyor.
Anlama faaliyetimizle biz de bu akışa ayak uydurmaktayız.
Anlama esnasında, kavramlaştırma ve soyutlama, arka planda durmaksızın aktif halde.

Ancak!
Bir görgü, ezber, gelenek bağlamında yuvarlanan kitlelerin, “öncü aydınları”nca inşa edilen güvenli güzergahlarda akıp gidişlerine de her toplumda tanık oluyoruz. Aydınların kurduğu kalıpların vadisinde akış esnasında, anlama işlemi gayet zayıflamakta, bir uygulama dikkatiyle taklit tutumlar ağırlık kazanmaktadır.
Ama bu “güvenli güzergah”, son zamanların ego temelli dönüşümleri sebebiyle, hiç de “güven” vermiyor artık…
İnsan fıtratı kolaya meyyal tabii…
Nedense en çok da zihnini meşgul etmekten kaçınıyor!
Bu kaçışın, bir sebebi de var: Anlamlandırma işlemi, insanın bütün birikim ve tecrübesinin harmanlanmasını gerektiriyor. Birikim elemanları arasındaki ilişkiler üzerinden anlamlandırma yapıldığından, her anlama bir “yeniden yaratma” niteliğine bürünüyor. Buradaki “yaratılan” şey, nesneler zemininde bulunmayan zihinsel varlıklar olan “anlamlar”dır.
İnsanî farkındalıklar, anlam çerçeveleri oluşturma, o çerçeveleri birbirleriyle ilişkilendirme mahiyetindeler.
Bizim çevre ve hayata dair bütün hükümlerimiz, bu sebeple, etraftaki devinim dolayısıyla durmadan dış dinamizmi takip eden bir soyut âlem tasavvuru üretme mecburiyetini de beraberinde getiriyor.
Kolay mı bu?
🙂
Kaldı ki, bırakalım başka akılların peşinde bir yuvarlanışın sağlık derecesini, kendi hükümlerimizin dahî, akan hareketçe “eskitildiğini” bilmiyor muyuz? Durup durup tazelenme, bir “durum muhakemesi” ihtiyacı hissetmez miyiz?
Bunun gibi, lokal hallere dair bile yeniden değerlendirme ihtiyacı zaman zaman kendini bir mecburiyet olarak dayatırken, daha genel ve hayatın belirleyicisi olan hukuk, din, dünya görüşü… gibi alanlarda o yenilenmeye, “yeniden anlama”ya ihtiyaç olmaz mı?
Üstad Yahya Kemal’in “imtidad” dediği bir “devam etme” ihtiyacını, olgusunu dışlamayı da kasdetmiyoruz. Neyin nasıl devam edeceği konusu da etrafın sürekli dönüşümü bağlamında bir “tekrar gözden geçirme” şartından müstağni değil.
*
Burada gayet önemle altı çizilmesi gereken husus, “yeniden anlama”nın aynı zamanda “kişilik cevheri” olduğunun belirtilmesidir.
Toplumsal veya kitlesel tutumlar, eski anlamalara bağlı şekillenmektedir. Gelenek, görenek, hukuk, ritüel, tören… gibi ezber ve taklitle yürüyen ve tabiatları gereği hayatın değişiminden uzaklaşan sistemlerle ancak “kimlikler” şekillenmektedir.
Kezâ politik yargılarda da “yeniden anlama” hayatî önem taşıyor. Siyaset gibi, dünyadaki en dinamik dengelere bağlı yürüyen faaliyetlerde, eski tercihlerin reel gerçekliklerden uzaklara savrulması kaçınılmaz olabiliyor çünki… Bütün sosyal ve kültürel süreçlere tasarruf eden, onları hayatın içinde tutmakla görevli bir faaliyet olarak siyaset, başlı başına bir değiştirme/dönüştürme kurumu…
Siyasete daima bir süreç, imkan, hareket, denge, varlığını sürdürme… bağlamında ve durmadan anlamayı taze tutarak bakmak şart.
*
Nisa Suresi’ndeki 136. Âyetin “Ey iman edenler… iman edin” hükmünün, bu “yeniden anlama” konusuyla da bir ilişkisi bulunduğunu düşünüyorum. Çünki “îman” bir defalık değil. Anlama faaliyetinden uzak bir imanın, “emin oluş”un sıhhatinden daima şüphe duyulması mümkün. Zaman ve zemindeki değişimlere paralel olarak o “iman”ın da tazelenmesi, hayatın içinde tutulması bir zaruret. Eğer bir İslam ve îman derdimiz varsa elbette…