İNŞAALLAH BİR BA’S Ü BÂDE’L- MEVT OLSUN!

.facebook_1511150680962

Medeniyetimizin altın kapısı, cümle kapısı İmam Mâturidî’dir!

Ondan takriben iki asır sonra da Hâcemiz Yesevî Ata gelir…

Millî beka dâvâmızın ilacıdır bu iki isim.

Alevî-Sünnî ayrımının öncesinde yaşadığı ve kurduğu itikadî yapıya hepsini dahil eden başarısı sebebiyle, o ayrımı anlamsız kılacak bir ontoloji inşacısıdır İmam Mansur Mâturidî Hz. (Ö. 944). İran-Turan coğrafyalarına pompalanan ayrılıkçı kavga sebeplerini anlamsız kılacak bir isimdir.

Sünnilik üst başlığıyla Alevi karşıtlığı aslında yanlıştır. Oradaki “Sünnilik” denen şey esasen Eş’ari/Müceddidi anlayışıdır. Mâturidîlerle Alevîlik arasında bir ihtilaf olamaz. O Tanrı düşüncesinden kavga çıkarılamaz çünki.

Kavganın sebebi Eş’ari/Müceddidi dayanışmasının arkasındaki düalizme yatan fikirlerdi ve bizim dünyamıza 16. yy dan sonra, önce Eş’ari kelamıyla girdi, ardından da 18.yy sonundan itibaren Eş’ariliğin Tasavvuf yorumu olan Müceddidiyye ile buluştu ve o kavgaların tarafı oldu…

Bu fotoğraf taze! İmam Maturidî türbesi önünde başı dik poz veren rical-i devletin bir ahdi gibi durmuyor mu?…

Artık Türk Müslümanlığı ve medeniyetinin kurucu aklına rücu edileceği müjdesi gibi göründü, şahsen bendenizin gözüme.

Bir adam hem Maturidî hem de Müceddidî olamaz. Eğer “-mış gibi” yapılırsa da bu ancak bir politik oportünizm olur…  “Zülf-i yâre dokunur”!..

Bir gün de bu Ontoloji kanununun farkına varırız inşallah.

Reklamlar

MÜSEMMEN

FB_IMG_1511149650901

MÜSEMMEN
1. Ey dil ey dil niye bu rütbede pür-gamsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yi melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akvemsin sen
Rûhsun nefha-i Cibrîl ile tev’emsin sen
Sırr-ı Haksın mesel-i Îsî-i Meryemsin sen.

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

(Ey gönül, ey gönül! Neden bu derece gam dolusun sen
Gerçi vîrâne isen de tılsımlı bir defînesin sen.
Meleklere secde etmeleri buyurulan saygıdeğer bir varlıksın sen.
Bildiğin gibi değil, sen bütün varlıklardan daha üstünsün.
Ruhsun. Cebrail’in üfürmesiyle ikizsin sen.
Hak gerçeğinin sırrısın sen, Meryem oğlu İsa misali.

Hoşça bak kendine ki kâinâtın özüsün sen.
Bütün yaratıkların göz bebeği olan insansın sen.)

2. Merteben ayn-ı müsemmâdadır esmâ sanma
Merci’in Hâlik-i eşyâdadır eşyâ sanma
Gördüğün emr-i muhakkakları rûyâ sanma
Başkasın kendini sûretle heyûlâ sanma
Keşi ile sâbit olan ma’niyi da’vâ sanma
Hakkına söylenen evsâfı müdârâ sanma.

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

(Derecen adlandıran katındadır,  adlarda sanma.
Yerin eşyanın yaratıcısındadır, eşyada sanma
Gördüğün mutlak emirleri rüya sanma
Başkasını kendinle kıyasladığında gözünde büyütme.
Bir kimseden gelen engeli mühim bir mesele sanma
Hakkında söylenen vasıfları sana yaranmak için söylüyorlar sanma.

Hoşça bak kendine ki kâinâtın özüsün sen.
Bütün yaratıkların göz bebeği olan insansın sen.)

3. İnleyip sırrını fâş eyleme ağyâra sakın
Düşme bilmezlik ile varta-i inkâra sakın
Değmesin âhların kâkül-i dildâra sakın
Sonra Mansûr gibi çıkman olur dâra sakın
Arz-ı acz etmeyesin yâreden ol yâre sakın
Bulduğun cevher-i âlîleri bîçâre sakın.

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

(Ağlayıp inleyerek sırrını yabancılara açıklama sakın
Cahillik edip inkar çukuruna düşme sakın.
Ahların sevgilinin kahkülüne değmesin sakın
Sonra Mansur gibi darağacına çıkarsın, sakın
O sevgiliye yaralarından çaresizlik içinde yakınma sakın
Bulduğun yüce cevherleri (ruh) koru gözet ey biçare.

Hoşça bak kendine ki kâinâtın özüsün sen.
Bütün yaratıkların göz bebeği olan insansın sen.)

4. Sendedir mahzen-i esrâr-ı mahabbet sende
Sendedir ma’den-i envâr-ı fütuvvet sende
Gizli gizli dahi vardır nice hâlet sende
Ma’rifet sende hüner sende hakikat sende
Nazar etsen yer ü gök dûzah u cennet sende
Arş u kürsî ü melek sendedir elbet sende.

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

(Sendedir sevgi sırlarının mahzeni sende
Sendedir yiğitlik nurlarının madeni sende
Gizli gizli daha nice haller vardır sende
İrfan sende, ustalık sende, doğruluk sende
Bir baksan, yer ve gök, cehennem ve cennet sende
Yüce ve ilahi makamlar ve melekler sendedir elbet sende.

Hoşça bak kendine ki kâinâtın özüsün sen.
Bütün yaratıkların göz bebeği olan insansın sen.)

5. Hayfdır şâh iken âlemde gedâ olmayasın
Keder-âlûde-i ümmîd ü ricâ olmayasın
Vâdî-i ye’se düşüp hîç ü hebâ olmayasın
Yanılıp reh-rev-i sahrâyı belâ olmayasın
Ademe muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın
Secdeler eyle ki merdûd-ı Hüdâ olmayasın.

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.

(Yazık olur, sultan iken bu âlemde dilenci olmayasın
Ümidine keder bulaşmış ve yalvaran olmayasın
Keder vadisine düşüp değersiz ve faydasız olmayasın
Yanılıp bela çölünün yollarına düşmeyesin
İnsana yakın dur ki fazla uzaklara düşmeyesin
Secdeler et ki Yaradanın reddettiği olmayasın.

Hoşça bak kendine ki kâinâtın özüsün sen.
Bütün yaratıkların göz bebeği olan insansın sen.)

Şeyh Gâlib

FB_IMG_1511149470592

Aşağılık duygularını köpürtmekle görevli bir ihanet medyasına rağmen, bütün millete evlatlarından umut kesmemesi gerektiğini, onların ve uşaklığını yaptıkları dünyanın suratına tokat gibi vuruşuyla millete büyük bir moral katmıştı…

Bu devrin savaşlarında toplumların gücünü tüketme yollarından birini o küçücük cüssesiyle tıkamasını bildi.

Bence de Naim, kelimenin bütün muhtevasıyla bir kahramandır. Sosyal medyadaki üzüntü ve vefa dalgasına bakınca, toplumun da onu kalbine sindirdiğini ve unutmayacağını görüyoruz.

Allah indinde hizmetinin makbul olmasını niyaz ile rahmetler diliyorum…

Mağfiret ülkesinde en değerli yerlerden birine layık olmanı diliyorum dev yürekli adam…

Ruhun şâd, mekânın Cennet olsun.

FB_IMG_1511149306026

Bunca yolcu geldi geçti, ne saltanat kaldı ne iz;

Evhamını gerçek sanan, ibret almaz garipleriz.

 

Kabalık ve hoyratlığı “alplik rûhu”, taassub ve şekilciliği “dindarlık”, bencilliği “rasyonalite” sanıyoruz…

Rakiplerimizin gücü bizim zaaflarımızdan kaynaklanıyor…

Azcık anlama gayretiyle ecdâdın zarif irfanına eğiliversek ya!..

 

Akledene ibret ikrâm edildi,

İbretle âyete devam edildi!..

Anlamadan horlayan budalanın,

Hikmet iner mi gönlüne? Yok canım.

Çifte telli oynayan çiçek gördünüz mü?

FB_IMG_1511149095279

Çifte telli oynayan çiçek gördünüz mü?

🙂

Tabiata bakarken saygıyı elden bırakmamak şart. Öyle “ot, kök” deyip geçmemek lazım. Şundaki “akla” “bakar” mısınız?

Güzellik, muhabbet ve akıl kesinlikle akraba!..

*

Bakın Halil Cibran bir şiirinde neler söylüyor:

KENDİNİ BİLİŞ

Ve bir adam söyle dedi: “Bize kendini bilişden bahset.”

Ve o cevap verdi:

“Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir.

Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.

Düşüncelerinizde dâimâ bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz.

Rüyâlarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz.

 

Ve böyle de olması gerekir.

Rûhunuzun saklı kaynağı yükselmeli

ve çağıldayarak denize doğru koşmalı;

ve o zaman, sonsuz derinliğinizin hazîneleri

gözlerinizin önüne serilecektir.

 

Ancak bilinmeyen hazinenizi tartmak için tartı aramayın;

ve bilginizin derinliğini değnekle

veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayın.

Çünkü kişi, ölçüsüz ve sınırsız bir deniz gibidir.

’Tek doğruyu buldum’ değil, ’Bir doğruyu buldum’ deyin.

’Rûha giden yolu buldum’ değil,

’Kendi yolumda yürürken rûhu buldum’ deyin.

Çünkü ruh, her yolda yürür.

Ruh ne bir çizgi üzerinde yürür;

ne de bir kamış gibi dümdüz büyür.

Ruh, sayısız taç yaprakları olan

bir lotus çiçeği gibi açılır.”

*

Sabahımız hayr olsun azizler.

Dr. Sait Başer yazdı: İnsan olmanın sırrı olarak şehadet

Capture

Dr. Sait Başer, Batı’nın dünya gençlerini tahakküm altına alan karakterini ve doğulu çocukların bu tablodaki yerini değerlendiriyor.

İnsanoğlunun hayat tecrübesi onun en vazgeçilemez değeri. Çünkü o, tecrübeyle anlamakta, bir dünya görüşü elde edebilmektedir. Ne yazık ki “tecrübe”, kimsenin yeni kuşaklara aktarma imkanı bulamadığı bir özdeğer… Bu öyle bir değer ki ruhaniyetin keşfi ancak o değerle bakıldığında mümkün. Hikmet ve ölüm-hayat diyalektiğinden fizik-metafizik bütünlüğüne açılan kapıların kilidi sadece o tecrübede saklı.

Her türlü maddî varlığa temellük yanılsamasını “miras” konusu yapan ademoğlu, o telafisiz, yerine ikame edilebilecek başka bir “değer” bulunmayan tecrübesini evlatlarına aktaramıyor… O tecrübe, sadece “mülkiyet cenderesi”ne kelepçelenmemiş toplumsal ve kültürel ortamda müşahede ve iktisab edilebilirken, ruhun uyanmasını da sadece o sağlayabiliyor. Bizim dünyamızdaki hikmet geleneği, işte tarihimizin eşsiz eseri olan “sınıfsız toplum – adalet kültürü” sayesinde her kuşakta yeni mümesiller bulabilmekte, süreklilik elde etmekteydi. Hikmetimiz bir zihin konforu derekesinde veya spekülatif, huzursuz felsefe zemininde kalmıyor, bittecrübe yanış ve uyanışlarla devam edebiliyordu…

Bizim “âşık edebiyatı”na hürmetimiz, edebiyat ve şiirde sürekli bir “aşk” merkezli cezbeye, iradî ölüme atıflı müktesabatla her kuşağı yeniden ateş hattına sürüşümüze bir de bu noktadan bakılmalı…

BATI’NIN KAMUFLAJI

Sınıflı ve maddî güç baskısının tahakkümüne sıkışmış diğer toplumlardaki insanların ilk derdi, maddeyi yenen hikmete ulaşmak olamazdı.

Nitekim tarih bize, üst sınıfların esaretinden kurtulma mücadelesi sonunda, onların bu sefer en alt seviyedeki maddî özgürleşme macerasına esir düştüklerini söylüyor.

Hem “yeniden köleleşme tehlikesi” hiçbir zaman ortadan kalkmadığı için, Batı insanı bir “metafizik realiteye uyanma”nın gereği olan “kültürel sükûnet” ortamına asla kavuşamadı… Refah ve hayvanî/şehevî özgürlüklerin çürüttüğü ruhaniyet mahrumiyetinin sonuçlarını, “özgürlük devri” sayabileceğimiz son iki yüzyıllık “modern” Batı tarihi, bize defalarca astronomik kayıplara sebep olan küresel çapta cevaplarla verdi…

Batı, kendi felaketini, elde ettiği refahla kamufle etmeyi başardı. Üstelik mağluplarının medeniyetlerindeki uyanış mecralarını, imkanlarını tahrip ederek yaptı bu kamuflajı. Bu tahakkümden sonra yetişen diğer dünya çocukları birkaç kuşaktan beri, mağlubiyet ve asıl dünyalarıyla irtibat kaybı sebebiyle çaresiz ve gözleri kamaşarak o tüketen Batı tahakkümüne hayranlıkla büyülenip hipnozlandılar…

Doğunun çocukları, kültürel geleneklerinden kalan efsunla o tahakkümün ardında da bir metafizik saltanat olabileceği vehmine kapıldılar. Onların Batı’ya atfettikleri değer ile Batı çocuklarındaki menfaat ahlakı veya egoist realite kabulü arasında hâlâ ne kadar göz karartıcı bir mesafe var!

Sınavlarla Batı’ya kabul edilen çocuklarımız, bulundukları ülkede koparılıp atılması en kolay tabaka olarak görülmenin yarattığı bir psikoloji içindeler.

Batı’nın metafizik noksanını, Doğulu insanın ona atfettiği metafizik evhamı telafi edebilir mi? Bu evhama metafizik bir realite ve derinlik yüklenebilir mi?

Tamamen madde zeminindeki alternatiflerden bakılarak “manevî” olanın keşfi imkan sınırlarımıza girebilir mi?

Doğu’nun en kabiliyetli çocuklarına açık tutulan sınavlarla Batı’ya kabul edilen çocuklarımız, kendilerine tanınan asgarî hayat limitlerinde geçirdikleri hayat biçimi, kendilerini içinden geldikleri toplumun en bahtiyar zümresi ama bulundukları Batı ülkesinde ise en kolay dışlanabilecek, koparılıp atılması en kolay tabakası olarak görme ve görülmenin yarattığı bir psikoloji içindeler.

Biz o psikolojiye hemen hemen hiç itibar etmedik bu güne kadar…

Bu çocuklardaki uçurumun kenarında yaşamanın yarattığı kararsız psikoloji ve kendilerinin kabulüne can atarak geçirilen yılların, onların kendi ruh köklerine eğilme ihtimalini belki de ilelebet yok edişine kayıtsız kaldık…  Bir başarı hikâyesiyle örtülmüş bu trajediye kimse yoğunlaşmadı!

Bu çocuklarımızın dönemeyip kalanlarında ömürlük hasretler ve “yurduna ihanet duygusu”nun yarattığı vicdan sızısı, dönenlerdeyse o ülkelerdeki elit hayatı özleyiş, kalıcı duygu kaynaklarına dönüyor. Dönen çocuklarımıza, onlardaki travmaları düzeltici hiçbir program uygulanmadan, en değerli mevki ve icra imkânları teslim ediliyor.

Batının kendi çıkmazlarına derinlemesine nüfuz etmek yerine, o dünyaya atfedilen büyülü imajları yaşamak hevesini kaç kişi yenebildi? Kaç kişi bizim dünyamıza ait “derinlik” hakkında fark edebilme yeteneğini uyandırabildi?

Kendi ülkemizdeki psikolojik Batı hegemonyasına kaçımız galibiz ki bunu yâd ellerde asgarî yaşama sınırlarında kıvranan, oralarda adeta gönüllü köleliğe mahkum geçen senelerden sonra gözlerinin feri kesilmiş, özentiye mağlup olanları bırakın, teslim olmasa bile enerji ve mücadele gereğine inancını tüketmiş o bîçâre evlatlardan bekleyebileceğiz?

“Şehâdet”, aslında bir müşahedeye, bir fiilî temasa, bir “tecrübe”ye atıf yapmaktaydı. Önemli olan belki de “özgürlük” değil, “adâlet ortamı”ndaki şehadet olmalıydı.

Bu “şehadet” kendi ontolojimizin
keşfiydi.

Yoksa “özgürlük”, “ötekileştirilmiş gayrılar diyarı varlık”ta yalnızlaşma sonucundan başka, etrafı kuşatılmışlık hissine mağlup bir çaresizliğe tutsaklıktan başka ne mana ifade edecektir?

Özgürlük fikrinin sentetik kurgusu, Batı toplumsal tarihinin hastalıklı ürünlerinden birisiydi. İzâfî olarak özgürleşen kitlelerde sınıf problemini ortadan kaldırma cehdi nerede?  Esâsen, temel ilke özgür olmak değil, adalet ve sınıfsızlık olmalıydı. Adalet varsa “esaret” olamazdı ki özgürlük bir fenomen haline gelebilsin!

SLOGANA ESİR DÜŞTÜK

Şehadet, “anlama”daki güncelliğin temeli iken, bir ezber tekrarına indirgenip, “asıl dünya gerçekliğinde yeri olmayan bir lafız”a döndürülmekle, biz hem kendi fizik-metafizik birliğimizi kaybettik hem de sığ ve hatalı bir tarihselliğin belirlediği doğrusal, sentetik ve kurmaca(yalan) “tekamül” sloganına esir düştük. Müşahedesi olmayan bir kimsenin, bütün madde dünyası ona “miras”(!) kalsa bile, insaniyet zeminine adım atmış sayılamayacağını göremedik.

“Deve sidiği”nde hikmet bulma derdinde, hâlâ tefekkürü tahditte, felsefeyi tekfir eşiğinde debelenen “ulemâ”dan yakasını sıyıramamış bir topluluk iken göremezdik tabiî!.. “Gerçek” ile temas etmektense ezberlerini ebedî sananlardan, skolastik kafalardan “şehâdet”e yol çıkamazdı ki!

Şehâdet, aslında bir müşahedeye, fiilî temasa, ‘tecrübe’ye atıf yapmaktaydı. Önemli olan belki de ‘özgürlük’ değil, ‘adâlet ortamı’ndaki şehadet olmalıydı.

Not: Yazıya ulaşmak için tıklayınız : “insan olmanın sırrı şehadet

“İNSAN ANCAK NEFSİNİ TANIR”

Hayır, taklit ve ezberi küçümsemiyorum.

Tecrübesine sahip olamadığımız konularda başka çâremiz yok.

Taklit ve ezberden başlamak, bazı hallerde ve çocukluk çağında kaçınılmaz bir yöntem olabilir. Yalnız, bütün o ezber ve taklitlerin bizde kişilik unsuru olabilmesi, sadece onları bizim kendi dünyamızda yarattığımız anlamlandırma ve anlamayla imkan hudutlarına girebilir. Ezberlerimizi kendi dünyamızda yeniden  yaratmak kaçınılmazdır. Anlam kimseye kimse tarafından empoze veya zerk edilemez. Ediliyor görünümlü öğretim programlarının tamamında, asıl maksadın tahakkuku, sadece o “anlamlar”ın bizde “yeniden anlaşılma” şartına bağlıdır. Yeniden anlaşılma halinde ise kimsenin bir başkasıyla simetrik anlamaya ulaşması kabil olmaz.

Duyu ve duygularımızdaki muhtevâya bakalım. Onların da anlamlarını bizdeki tecrübî anlam birikiminden aldıkları âşikârdır. Öfkelerimiz, sevgilerimiz, hüzünlerimiz…  gibi; görüş, duyuş, dokunuş, koklama, tad almalarımız da aynı hazneden beslenerek “anlam” kazanmaktadırlar. Meselâ kimsenin “ekşi” algısının ikinci bir kopyası bulunup bulunmadığını bilemiyoruz. Diğer duyu ve duygular da kezâ…

Yani aslında insanî farkındalıkların hepsinde mânâyı kendimizden veririz.

Şimdi gelin şu Âyet-i Kerîme’nin derinliği önünde rükû hissine kapılmayın (Kıyâmet 14):

بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ

  1. bel(i): hayır
  2. el insânu: insan
  3. alâ: … e
  4. nefsi-hî : onun nefsi, kendi nefsi
  5. basîratun: basirdir, görendir, şahittir.

Elmalılı Hamdi Efendi şöyle veriyor meali: Doğrusu insan kendi nefsini görür.

Buradaki “doğrusu” kelimesi “bel(i)” kelimesinin karşılığı. Hani Kalû belâ’daki belî! Ancak, elbette, muhakkak ki, aksi düşünülemez, sâdece  anlamlarına gelen belî!…

O halde aynı metni “Muhakkak ki insan ancak ve sadece kendi nefsini görebilir, bilebilir; diğer bütün bilişler, tanımalar oradan değer yüklenir” diye anlayan birisine diyecek sözümüz olamaz.

Nefs, bir nesne değildir! Nefse dâir “görüş” bir anlamlandırma olmalıdır. O halde her insan için ölçü insanın kendisidir ve “görüş”teki değer o anlamlandırıştır…

Anlam’ın, insandaki yaratma yeteneğinin ürünü oluşunu unutmadan bakarsak da, “hilâfet” kavramının bir haricî atıyye değil; bir tür ruhun eylemi olarak insan varlığındaki zımnî  imkan olduğu hükmüne varılabilir.

Evet!

İnsan, eğer  ancak kendi nefsine şâhit ise, diğer şehâdetlerin hepsini o nefsinde bilişten yola çıkarak aramak icab edecektir…  Buradaki “aramak” kelimesine bakıp da haricî bir eşya kaybının tarassutu diye görmek de mevzuu ciddiye almamak olur… O arayış, kendinde inşâ, inşâ edilenlerin ikmâli anlamından başka neye delâlet edebilir ki?

Allah’ı da, Peygamber’i de, dini de, hikmeti de…  Çünki, anlam yoksa bunların özne indinde var olabilmesi mümkün değil …  Gerek “Nefsini bilen Rabbini bilir”deki, gerek Nûr-ı Muhammedî kavramındaki atıflara bir de buradan bakılmalı.

Bazı cesur hükemânın dedikleri gibi, insanın dini de kendi (anlaması) kadar vesselam…

Karar.com gazetesinde çıkan “İnsan olmanın sırrı şehadet” yazısı için tıklayınız. İnsan olmanın sırrı : Şehadet